- Hocam, akademik çalışmalarınızdan telif eserlerinize, kütüphane mesainizden Bursa sokaklarındaki yürüyüşlerinize kadar hayatınız adeta kitaplarla ve şehirle örülü bir bütün. Okurlarımız için Mustafa Kara’yı kendi merceğinizden, en yalın hâliyle nasıl tarif edersiniz?
Zor sorular bunlar. Kişinin kendisiyle ilgili sorulara cevap vermesi zor ve çok tehlikelidir. Tehlikeli tarafı şudur: Kendinizden bahsederken nefsinizin tuzaklarına düşersiniz. Nefsin gizli tuzakları vardır. Ama mecburen bir şeyler söyleyeceğiz. Emekli olduğum günden beri tekrarladığım cümle şudur: Emekli olmadan önce üç iş yapıyordum. Şimdi de onları yapıyorum: Okumak, Yazmak, Konuşmak. Bu üç konu da tartışmaya açık. Okumak, anlamak gücüm ne kadar, yazma kabiliyetim nasıl, konuşma yeteneğim yeterli mi? Daha da önemlisi bunlar amel-i salih açısından ne kadar işe yarıyor? Kimin derdine derman oluyor? Konuştuklarımız ve yazdıklarımızı Peygamber Efendimizin öğrettiği dua üzerinden değerlendirmek gerekir: “İşe yaramayan bilgiden sana sığınırım” Bu bilgi hangi bilgi? Bu ilim hangi ilim?
Sen kendini bilmezsin
Bu nice okumaktır.
- Dergimizin bu ayki dosya konusu “Velhâsıl-ı kelâm”. Tasavvuf geleneğinde “az sözle çok mânâ ifade etmek” esastır. Sizce modern insanın gürültülü dünyasında “sözün özüne” ulaşabilmesi için hangi duraklarda mola vermesi gerekir?
Az sözle çok mana ifade etmek yani hikmetli cümleler kurmak kolay değildir. İbn Ataullah İskenderî’nin Hikem-i Atâiyye’sini hatırladım. O küçük kitaptaki cümleler bu alanın en meşhur cümleleridir. Sekiz asırdan beri yedi iklim dört köşede okunmakta, şerhedilmekte ve gönüllere şifa olmaktadır. Bu makama yükselmenin birinci şartı herhalde sabırdır. Sabırla ilim ve irfan dünyasının gönüllü talebesi olmak. Bu tefekkür âleminin semasına yükselmek için sebatla, alçakgönüllülükle yürümek gerekir. Çok konuşan çok yanılır demiş atalarımız. Çok konuşanın önündeki girdap kişinin kendisinden bahsetmesi, kendi artılarını farklı şekillerde deşifre etmesi, başkalarını hesaba çekmesi, zaaflarını ise es geçmesidir. İşte nefsin en cazibeli tuzaklarından biri de budur. Bu tuzağa düşen insanın, kelâmın özünü yakalayıp ifade etmesi zordur, etse de bereketi olmaz.
- Kendi hayat tecrübenize ve uzun yıllara sâri akademik birikiminize baktığınızda; dünya serüveni ve insanoğlunun hakikat arayışı için söyleyeceğiniz “velhâsılıkelâm” nedir?
Velhasıl-ı kelâm, dünyaya bir imtihan için geldiğimizi unutmadan hayatın celâlî ve cemâlî tecellilerine eşit uzaklıktan bakabilecek bir donanım ve ufuk elde etmek, mutmain bir gönülle ana sorulara cevap vermenin yolunu Niyazî-i Mısrî’nin rehberliğinde aramak gerekir:
Kahr u lütfu şey-i vâhid bilmeyen çekti azab
Ol azaptan kurtulup sultan olan anlar bizi.
- Tasavvuf tarihini sadece bir “geçmiş zaman anlatısı” olarak değil, yaşayan bir ruh olarak ele alıyorsunuz. Bugünün şehirli insanı, geleneğin o derin tasavvufî neşvesini gündelik hayatına nasıl dâhil edebilir?
Bu imkânsız değil, kolay da değil. Hemen ilave edelim, dün de kolay değildi. Ancak dünkü hayatta “üç put”un hâkimiyeti bugünkü kadar güçlü değildi: Materyalizm, Kapitalizm, Sekülerizm. Bu üç büyük puta isyan edebilmek, kafa tutabilmek için tasavvuf aleminin, gönül erlerinin bize sunduğu tecrübelerden, tavsiyelerden istifade etmek gerekir. Bu gönül yolculuğuna isterseniz ruh eğitimi, isterseniz din eğitimi deyiniz farketmez. Bu yolculuğun tecrübesine sahip olan insanların rehberliğine, bir başka ifade ile tecrübesine muhtacız. Çünkü Allah, onları bizim için yaratmıştır. Onlara özel yetenekler bizim için lutfetmiştir. Onların yazdıkları, yaşadıkları ve söyledikleri çok mühimdir. Onlar, derginizin ismini kullanarak söylersek Hüma-pâyedir, Hüma-pervazdir, Hüma-sâyedir. Fırsatı ganimet bilmek gerekir. Bu konuda elimizi kolumuzu bağlayan şey ise bu putların yirmi dört saat reklamını yapan, beynimizi işgal eden medyadır. Sözüm ona sosyal medya. İşgal kuvvetlerinin farkında mıyız?
- Bursa özelinde yaptığınız çalışmalarla şehrin manevi mimarlarını ve dergâh kültürünü gün yüzüne çıkardınız. Bir şehrin “ruhu” ile şehirde yaşamış mutasavvıflar arasındaki o görünmez bağ bugün hâlâ hissedilebilir mi?
O meşhur cümle ile başlayalım: “Aramakla bulunmaz, bulanlar arayanlardır.” Şehirler aslında ilim ve irfan kurumlarıyla bu kurumların mimarlarıyla insanın ruhuna dokunur. Kemal noktasına doğru emin adımlarla yürüyebilmesi için elinden tutar. Bunun için gönül gözü ile bakabilmek, can kulağı ile dinleyebilmek gerekir. Fakat çağdaş insan şehrin farklı kurumlarında sergilenen bu “ruh”un değil paranın, pulun, şanın şöhretin peşindedir. Değer olarak onu baştacı etmektedir. Kalbinin değil bedeninin süsleriyle meşguldür. İşin acı tarafı, benim gibi bu ve benzer tespitleri yapanlar da sözkonusu çıkmaz sokaklarda nefes tüketmektedir. Gaflet uykusunda gününü gün eden bizlere gür sarsıcı ve tok bir ses lazım:
Haykırsam kollarımı makas gibi açarak
Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak.
- Sizin çalışmalarınızda tekkelerin sadece birer zikir merkezi değil, aynı zamanda edebiyat, mûsikî ve sanatın harmanlandığı birer “kültür ocağı” olduğunu görüyoruz. Bu kurumların modern eğitim veya sanat anlayışımıza miras bıraktığı en kritik değer sizce hangisidir?
Güzel’i arama sevdasıdır diyelim ve şöyle devam edelim: İlim, fikir, sanat aslında üçüzdür. Birbirlerinden güç alarak, sırt sırta vererek insanı ve toplumu yoğururlar. Bazı alimler, sanatkârdır, bazı sanatkârlar mütefekkirdir, bazı mütefekkirler alimdir. Tekke, zaviye, şeyh derviş kelimeleri ülkemizde yasak olduğu için yüz yıldan beri “mış gibi” yapıyoruz. Hem var hem yok, hem iyi hem kötü. Mevlanâ iyi, Mevlevi tekkesi kötü. Hacı Bektaş Veli iyi Bektaşilik tarikatı çağdışı. Tezatlar ülkesinde oyalanıyoruz, iki arada bir derede kalıyoruz, çelişkilerin farkında değiliz. Ama ruhumuzun da acil ihtiyaçları var. Bu ihtiyaçlar nerede nasıl hangi yolla temin edilecek? Dergâhların insan ruhunu dantel gibi işleyen görevini görebilecek kurumları oluşturup toplumun hizmetine sunmak gerekir. Kendini şeyh zanneden şarlatanların istismarına yol vermeden, meditasyonculara el vermeden. Sessiz ve derinden yani ihlasla çalışarak, gösteriş çukuruna düşmeden, birilerine hakaret etmeden bunun emin, sahih yolunu bulmak gerekir.
- “Bu Son Fasıldır Ey Ömrüm” adlı eserinizde, ömrün son demlerine dair şiirsel ve derinlikli bir bakış sunuyorsunuz. İnsan, “farkında olarak” yaşlanmayı ve her geçen günün bir “hasat” olduğunu nasıl idrak edebilir?
Gençliğin çok güçlü tarafları var. Özellikle beyin gücü açısından. Öğrencilerime bu hususu özellikle, hatırlatıyorum. Ama yaşlılığın da çok tatlı yönleri var. Öncelikle hayat tecrübesi konusunda. Bu iki büyük nimetin bir araya getirilmesidir aslında insan eğitimi. Gençleri sabırla dinleyen yaşlılara, yaşlıları sabırla dinleyen gençlere ihtiyacımız var. Bu iki nesil arasındaki boşluğu/mesafeyi ne kadar azaltabilirsek, birbirlerini anlayabilmelerini ne kadar kolaylaştırabilirsek eğitimde o kadar başarılıyız demektir. Anne babada merhamet ön planda değilse, genç ne yapsın? Öğretmende muhabbet ön planda değilse öğrenci ne yapsın?
- Eserlerinizde hem bir tarihçinin titizliği hem de bir edebiyatçının üslubu hissediliyor. Bilginin “soğuk” kalmaması ve gönle dokunması için kalem oynatırken nelere dikkat edersiniz?
Okuduklarımı, duyduklarımı düşündüklerimi, hissettiklerimi bir araya getirmeye, dilimin döndüğü kadar, kalemimin yazdığı kadar ifade etmeye çalışıyorum. Ne kadar başarılı olduğumu bilemem. Bunu zaman gösterecek. Bu konuda “Zaman en büyük hakemdir”. Mesela bugün çok satan bazı kitapların yazarını otuz sene sonra kimse hatırlamayacak, ama bugün satmayan bazı kitaplar baskı üstüne baskı yapacaktır. Bu gerçeğin yakın tarihteki iki büyük örneği Ahmet Hamdi Tanpınar ile Nurettin Topçu’dur. Bu anlamda o meşhur cümleyi hatırladınız her halde: “Her kitabın bir kaderi vardır”
- Genç talebeler ve özellikle tasavvuf tarihi alanında çalışmak isteyen araştırmacılar için “olmazsa olmaz” dediğiniz çalışma disiplini ve bakış açısı nedir?
Bu konuda çok şey söylenebilir. Öncelikle ALES gibi resmî şartları yerine getirmek sonra sekiz asırlık hikmeti hatırlamak gerekir:
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir.
İlmî çalışmalarda Usûl ve metod önemlidir. Bir Doğu bir Batı dili bilmek tercih sebebidir. İlim ve irfana talip olan gençlere zamanın değerini bilme ve hakkını verme konusunda Arif Nihat Asya’nın meşhur mısraları ile seslenmek isterim:
Yürü halâ ne diye oyunda oynaştasın
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.
- Hocam, kütüphanenizdeki binlerce cilt arasından bugün bizlere hayat rehberi olacak bir “cümle” seçseniz, bu ne olurdu?
Geçen sene âlem-i cemâle intikal eden Ali Ulvi Saykal’ın cümlesini seçerim: “Azizim, Sevgiden başka neyimiz var?”
