İnsanın varoluşsal serüveninde ona bahşedilen en müstesna yetilerden biri olan konuşma, sadece bir iletişim aracı değil; aynı zamanda düşünceyi inşa eden ve gerçekliği anlamlandıran ontolojik bir köprüdür. Rahman Suresi’nin dördüncü ayetinde yer alan “Ona beyanı öğrettik” (er-Rahman, 55/4) ifadesi, konuşma yetisinin tesadüfi bir biyolojik gelişim değil, bilakis ilahi bir lütuf ve hikmet oluşunu tescil eder niteliktedir. Söz konusu beyan mucizesi merkeze alınarak kelam ilminin ilk dönemlerindeki tartışmalardan modern psikoloji kuramlarına kadar insanı merkeze alan pek çok zeminde hakikatle kurulan bağa yanıt arandığı görülmektedir.
İslam düşünce geleneğinde dil ve düşünce arasındaki ilişki sadece teknik bir mesele değil, varlığın keşfiyle doğrudan ilintili bir süreci ifade etmektedir. Erken dönem İslam dilcileri ve mantıkçıları, “nutk” kavramını hem konuşma yetisi hem de akletme / tefekkür etme gücü olarak tanımlayarak bu iki melekeyi birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak görmüşlerdir (Kutluer, 2000). Dil, zihindeki kavramların (ma’nâ) dış dünyadaki kalıplarıdır; düşünce ise dilin içselleştirilmiş, henüz sese dönüşmemiş cevheridir. Ebû Nasr el-Fârâbî’nin (ö. 339/950) mantık ve dil felsefesinde vurguladığı gibi, dış konuşma (nutku’l-haric), iç konuşmanın (nutku’l-dahil) bir aynasıdır ve bu süreç ilahi bir ihsan olan akıl ile beyanın birleştiği noktada konumlanmaktadır (Fârâbî, 1990). Bu perspektiften bakıldığında, Rahman Suresi’nde zikredilen “beyan“, insanın sadece kelimeleri dizmesi değil, zihnindeki soyut manaları evrensel bir düzene koyarak hakikati temsil etme becerisi olarak karşımıza çıkmaktadır.
KELAMDAN VARLIĞA
İnsanın zihninde sessizce yankılanan ve düşüncenin en saf hali olan kelam-ı nefsî, beyan vasfıyla dış dünyaya dökülerek kelam-ı lafzî halini almaktadır. Bu geçiş, yalnızca seslerin dizilmesi değil; varlığın isimlendirilerek idrak edilmesi sürecidir. İslam düşünce geleneğinde dil, eşyanın hakikatine nüfuz etme aracıdır; zira isimler (esmâ), varlığın zihindeki temsilidir. Bu noktada modern psikolojinin dil ve biliş üzerine geliştirdiği en kapsamlı teorilerden biri olan İlişkisel Çerçeve Kuramı (RFT), bu kadim hikmetin bilimsel bir rasyonalizasyonu olarak karşımıza çıkmaktadır (Işık ve Demir, 2024).
RFT, insan zihninin nesneler ve kavramlar arasında keyfi ilişkiler kurma becerisi üzerine odaklanmaktadır. Hayvanlar dünyasında bir uyaran sadece fiziksel özellikleriyle tepki doğururken, insanoğlu “elma” kelimesi ile gerçek meyve arasında sembolik bir bağ kurar; üstelik bu bağı sadece öğrenmekle kalmaz, türetilmiş ilişkiler aracılığıyla zihninde devasa bir anlam ağı inşa eder (Hayes ve ark., 2001). “Ona beyanı öğrettik” ayetindeki beyan, işte bu ilişki kurma, anlamlandırma ve sembolize etme kabiliyetinin ta kendisidir. İnsan, konuşma yetisi sayesinde sadece o an karşısında duran somut gerçekliği değil; geçmişi, geleceği ve aşkın olanı zihninde “ilişkilendirerek” var kılabilir. Bu bağlamda kelimeler nesne ötesine taşarak; o nesnenin temsil ettiği değere, inanca ve duyguya bağlanır (Hayes ve ark., 2001). Böylece söz, sadece bir ses dalgası olmaktan çıkıp, insanın anlam dünyasını ayakta tutan ve ona varoluşsal bir istikamet çizen en güçlü enstrüman haline gelir.
Beyan yetisi, aynı zamanda insanın moral ve psikolojik esnekliğinin de kaynağıdır. Kelamî perspektiften bakıldığında, insanın iradeli eylemleri zihnindeki tasavvurlar ile şekillenir (Çakırhan, 2023). Konuşma, bu motivasyonları dışa vurma ve rasyonalize etme sürecidir. RFT perspektifinden bakıldığında ise dil hem bir hapishane hem de bir özgürlük alanıdır. Kelimelerle ördüğümüz dünya bizi acıya hapsedebileceği gibi, değerlerimize yönelik bir rota çizmemizi de sağlayabilir. Kur’an-ı Kerim’in beyan mucizesine yaptığı vurgu, insanın sadece ses çıkaran bir varlık değil, sözüyle dünyayı inşa eden, adaleti sağlayan ve ilahi hitaba muhatap olan bir varlık olduğunun hikmetini hatırlatır.
Sonuç olarak konuşma; biyolojik bir niteliğin çok ötesinde, kelam ilminin derinlikli analizleri ile modern psikolojinin öğrenme ve biliş teorilerinin kesiştiği transandantal bir alanda karşımıza çıkmaktadır. Bu durum beyanın, ruhsal düzleme doğrudan etki etmesi yönüyle insanın hem kendisi ile ilişkisinde kritik bir önem taşıdığını hem de kuldan Rabbe uzanan mukaddes bir iletişim hattı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu yetinin hikmeti, bireyin sadece bilgi aktarmasında değil, sözün gücüyle kendi varoluşunu ve anlam dünyasını dönüştürebilmesinde saklıdır. Dolayısıyla sözü güzelleştirmek, dönüştürmek ve doğru bir noktaya taşımak; salt bir iletişim basamağı olmaktan öte, benliği inşa eden bir duraktır.
KAYNAKÇA
Çakırhan, B. (2023). Fahreddin er-Râzî’de Güdüler ve İnsan Fiillerine Etkisi (Yüksek Lisans Tezi). İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi.
Düzgüner, S. (2013). Ruh-Beden ve İnsan-Aşkın Varlık İlişkisine Yönelik Psikolojik Yaklaşımın Tarihi Serüveni. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, (45), 253-284.
Fârâbî. (1990). İhsâu’l-Ulûm (A. Aydınlı, Çev.). İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları.
Hayes, S. C., Barnes-Holmes, D., & Roche, B. (2001). Relational Frame Theory: A Post-Skinnerian Account of Human Language and Cognition. Kluwer Academic/Plenum Publishers.
Işık, Y., & Demir, M. N., Kabul ve Kararlılık Terapisi ile Narrative Terapi’nin Karşılaştırılması. Psikoloji Araştırmaları, 2024; Cilt 2(1): 10-24.
Kutluer, İ (2000). İnsan. DİA, C. 22, s. 320-323.
Pargament, K. I. (1997). The Psychology of Religion and Coping: Theory, Research, Practice. Guilford Press.
