Perşembe, Nisan 3, 2025

Var Oluş Sancısı

Sevde Nur Abdurrahmanoğlu
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi-İslâmî İlimler

Paylaş

“Bilemem, insan nerenin yerlisidir.” demiş şair. Sahi insan nerelidir, nerenin yerlisidir? Doğduğu şehrin mi aşını yediği beldenin mi sakinidir? İnsan, yetmiş yıllık hayatının ekseriyetini bir ülkede geçirdi diye gerçekten oralı mı olur?

Belki de en çok sorgulanan, üzerine mısralar sıralanan, tasavvurlar edilen sorulardan biri olan “İnsanın nereli olduğu” konusu, edebiyatımızda da üzerinde en çok durulan meselelerden biri olagelmiştir. Her bir beyiti cevher olan âşıklarımızın satırlarında yeni tasavvur ve manalara işaret eden maddeler farklı olsa da muhtevanın bize verdiği anlam aynı olduğundan edebiyatımızın bülbüllerinin dizelerinde insan hep aynı yerin yerlisidir.

Sultan Veled, “Bizim vatanımız o sonsuz visal iken kaza ve kader gerektirdi, ayrılık ortaya çıktı.” derken insan, “O Diyar”ın yerlisidir. Mevlânâ, “Ne zaman diyeceğiz can sâkisine, uzat elini.” der ve ölüm gününü, düğün gecesi olmakla karakterize ederken insan yine hep oralıdır. Âşık Yunus, mısralarında “Sen bu dünyaya niye geldin?” diyerek kendini sorgularken kulağı hep çağrışan tellallarda, gözü daima göçen kervanlarda iken insan yine bu diyarın misafiri ve o diyarın yerlisidir.

Edebiyat tarihimizdeki ozanlar, insanın nerenin yerlisi olduğu sorusunun cevabını, bilmeyenler için ve aramayanlar, arayıp da bulamayanlar için -ama en önemlisi kendilerine telkin etmek için- ilmek ilmek işlemişlerdir satırlarında. Türlü türlü anlatımlara başvurmuşlar, çeşit çeşit mizansenler kurmuşlardır meramlarını anlatabilmek için. Kimisi bir ağacın ormandan koparılıp yakılacak odun edilmesiyle anlatmıştır meramını. Kimisi ezelde deryalara emredilen hâlet ile insanın bir karar üzere olmamasına -ve belki de emanetin yüküne- işaret etmiş kimisi ise insanın yolculuğunu bir dolabın dolap olma serüveni ile özdeşleştirmiş ve insanın asıl diyarından ayrılışının sancısını su dolaplarının iniltilerine sığdırmıştır.

Tüm bu teşbihler yalnızca ifade kolaylığı ya da meramın somut bir şekilde dile getirilmesi için yapılmamıştır elbet. Teşbihin yanı sıra nesnelerin de kendileri ne yüklenen mana üzerinden anlamları vardır. Bundan dolayıdır ki dünden bugüne mutasavvıflar, insanın hakikatini arar gibi eşyanın da hakikatini anlamaya çalışmışlardır. Çünkü bizim inancımıza göre “Eşyanın hakikati insanın hakikatidir.”

Âşıkları geldikleri onca farklı yola rağmen aynı havzada toplayan tek bir dert vardır. Rengi hangi renk olursa olsun tüm renklerin içinde barındığı bir beyaz vardır. Onların kaleminde kelimelerin mevziisi ne kadar değişirse değişsin her bir dize, “Bir derdim var, bin dermana değişmem.” diye fısıldamaktadır. Her bir satır hüznünü kollarıyla sımsıkı sarmakta ve her bir beyit gurbeti dünyadaki vuslatların tamamına yeğlemektedir. Bu hangi gurbettir ki bin vuslata tercih edilmemektedir? Bu hangi hüzündür ki bin sevince, bu hangi derttir ki bin dermana değişilmemektedir? Farklı ağacın dallarını tek gövdede toplayan o dert: Yerlisi olduğumuz yerden ayrılık, gurbet, aslî vatana hasret…

Âşıklarımızın mısra mısra yükünü çektiği bu dert, sözlüklerde tarif edildiği üzere içinde bulunulan kötü durum ya da sorun mânâsını taşımamaktadır. O dert ki bir şeyin eksikliğinden kaynaklanmamakta insanı eksiltmemekte bilakis onu tamam etmektedir. O derttir ki var oluşa dair olan sancının fitilini tutuşturmakta ve manaya varmış insanlara “Allah derdini artırsın.” diye niyaz ettirmektedir. Kulu gurbete değil de gurbeti kulun gönlüne sığdırmaktadır.

Bu yüzdendir ki insan dünyada olduğu müddetçe hiçbir zaman tam olduğunu hissedemez. Yeri yurdu burası değildir çünkü. Dallarından dolap yapmak için kesilen ağacın gövdesi gibi Elest Bezmi’nden ruhu koparılmıştır. Bundandır ki kişi en tamam olduğu an bile birazcık eksiktir. En mutlu olduğu an bile biraz mahzun, dünya âleminde vardığı her sılada daima gurbettedir. O yüzdendir âşığın inlemesi; bu inleme ki vuslatı dünyada olmayan garibin, gurbet naralarını mütemadi bir sesle dışa vurmasıdır.

Kâinattaki her eşya bize bu derdi hatırlatmaktadır. Allah Teâlâ’nın korkusuyla yuvarlanan ve Peygambere (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) selâm duran taşlara, ağaçlara ve yemeğin dahi Allah’ı tesbih ettiğine şahidlik getiren zatlar, bize yine bu hakikati anım satmaktadır. İnsanla temas kuran her varlık, bir mesajın postacısı olmakta; onun bizi sevdiği, bizim de onu sevdiğimiz Uhud, tüm yenilgilerimize rağmen bize bir şeyler anlatmakta; Resulullah’tan (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ayrıldığı için ağlayan Hannâne Direği, maddi akıl sahiplerine akledemedikleri derdi, unuttukları narayı, var oluşa dair sancıyı hatırlatmakta ve hissettirmektedir.

Dünya derdi ile varlık sancısını ayırt etmeyi başarmış âşıklar, gurbetinin ölümle birlikte vuslata dönüşeceğini idrak etmiş garipler; ölümü “Cennet Kuşu” olarak bilinen, çok yükseklerde dinlenmeksizin sürekli uçan ve asla yere değmeyen “Hüma Kuşu”nu bekler gibi beklemekte, hayatı olmadığı iddia edilen Hannâne Direği’nden bir hayat dersi çıkarmakta ve bizlere şöyle söylemektedirler:

“Ölümse sabırlı bir Hüma kuşu

Hannâne direği ölçüledi var oluşu”

İlginizi Çekebilir

İlginizi Çekebilir