İnsan, her ne kadar eşref-i mahlûkat olarak yaratıldıysa da onun fıtratında kulluk vardır. Kulluk, insanın acizliğini ve bir yaratıcıya tutunma ihtiyacını gözler önüne serer. Hayatlarımızı gözden geçirdiğimizde, ne zaman ki içimiz daralır ne zaman ki nefeslerimiz kesilir ne zaman ki kalbimiz ağrır ne zaman ki kaçıp gitmek isteriz bu dünyadan ne zaman ki gözyaşlarımız ıslatır yanaklarımızı… İşte o an tutunacak bir dal arayan kuluna Rabbimiz, duayı bahşetmiştir.
DUA İBADETTİR
Çağırmak, seslenmek, istemek gibi manalara gelen “dua” deyince hepimizin aklına süregelen öğretilerden birçoğu gelecektir. Kıbleye yönelerek oturmak, ellerini açarak yükseltmek, yüksek sesle “Amin” demek vb. gibi. Peki, duanın şekliyle ilgili bildiklerimiz doğru ve yeterli midir? Diğer ibadetlerimiz gibi duamızı da hayatımızda sadece somut şekillere dayandırarak mı sürdürüyoruz? Ya da daha da önemlisi duaya başlı başına bir ibadet manası yükleyebiliyor muyuz? Dua ederken taşıdığımız niyetlerde Rabbimiz’e karşı samimiyetimizi sorgulayabiliyor muyuz? Ya da duayı Rabbimiz ile konuşmak olarak görebiliyor muyuz?
Duanın mahiyeti sadece istemek midir ya da bir sıkıntıya duçar olan insanın çıkış yolunu arayacağı kapısı mıdır? Elbette bunlar da duanın mahiyetindendir ama en başta dua, kulun Allah Teâlâ’ya, en karanlık kuyularda bile yapayalnız kaldığında onu terk etmeyen Rabbi’ne, hâlini arz etmesidir. Kulun kendisine şah damarından daha yakın olan Rabbi’yle hiçbir aracı olmadan konuşabilmesidir dua. Rabbi ile direkt diyalog kuran insanın, herkesten sakladığı gönlünü O’na açmasıdır dua.
Dua ibadetinin sadece belli bir mekâna, belli bir zamana, belli şekil ve usullere isnat edilmemesini de Rabbimiz’in bir lütfu olarak görebiliriz. Her anımız bizim için ibadet sevabı alabileceğimiz bir fırsattır. Öyle ki sokakta yürürken, yolda giderken, yemek yerken, uykuya hazırlanırken, arkadaşlarımızla muhabbet ederken, ev işi yaparken bile her anımız bizim için dua anıdır. Tıpkı âlemlere rahmet olarak yaratılan, bizim ilk örneğimiz Peygamberimiz Muhammed’den (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) öğrendiğimiz gibi…
DUA DEYİNCE; RESULULLAH (SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM)
“Peygamberimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dua etmesi nasıldı?” diye sorsak vereceğimiz çokça cevap gelir aklımıza; Peygamber olmasına rağmen en çok duayı ve zikri O yapardı. Dualarında Rabbi’nden çokça bağışlanma dilerdi. Gece namazı kılar ve sonrasında dualar ederdi. Sürekli Rabbi’ni tesbih ederdi. Dualarında Rabbi’nden dünyalık şeyleri istemezdi. Ümmeti için çokça dua ederdi…
Evet, bu cevapların hepsiyle Peygamberimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) duasının mahiyetini anlayabiliriz. Bizim müminler olarak dua ederken ulaşmak istediğimiz seviye, şüphesiz Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) seviyesidir. Müminliğimizin kalitesini O’nun sünnetinde ararız. Hayatımızın her anında O’na benzemeye çalıştığımız gibi dua ederken de O’na benzemeye çalışırız. Rabbimiz’den isterken “Acaba Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nasıl istemişti?” diye düşünürüz.
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) her anında dua eden, Rabbi’yle arasındaki iletişimi hiç koparmayan bir kuldu. O bir peygamber olmasına rağmen, Rabbi’ne dua ederdi. Duasını sadece namazlardan sonra seccade başında etmez; hayatın içinde, her an her yerde, dilinden duası eksik olmazdı. Sabah ezanıyla uyandığında ilk sözüne Rabbi’ni hamd ederek başlardı. “Bizi öldürdükten sonra dirilten Allah’a hamd olsun. Bizi huzurunda toplayacak olan da O’dur.”[1] diyerek Rabbi’nin ona bahşettiği yeni güne yine O’nu anarak başlardı. O’nun yolda yürüyüşü bile Rabbi’ni zikreder hâldeydi. Yokuş çıkarken “Allahuekber”, yokuş inerken “Subhanallah” diyerek yoluna devam ederdi.
Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gün içinde yaptığı duaları saymak istesek sayfalarımızı alır, kalemimizin takati tükenir belki. Nitekim O, bütün hayatını İslâm’la iç içe yaşayan birinci örneğimizdir. Dualarını sadece belli vakitlere sıkıştırmayan Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), eve girerken çıkarken, hatta tuvalete girip çıkarken bile dua ederdi. Dualarında Rabbi için övgüden geri durmaz ve manasız dualardan kaçınırdı.” Öyle ki Resulullah gece namazını tüm duygularını, bilincini ve yakarışını toplayarak, ruhu mele-i a’lâya[2] yükselmişçesine, kendisini ilahi nur perdesi sarmış da apaçık bir şekilde Rabbi’nin arşına bakıyormuşçasına derin derin kılardı. Yalnız başına Rabbi’ne yakarır, en açık şekilde O’na hamd eder, en yüce şekilde Rabbi’ni över, en fazla manayı barındıran dualarla O’na yalvarırdı.”[3]
Rabbimiz’in katında duamızın değeri hiç şüphesiz ki tartışılmazdır. “Duamız olmasaydı ne önemimiz olurdu?” sorusunu hatırlayıp, hatırladıkça Peygamberimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dua şuuruna ulaşmayı Rabbimiz hepimize nasip etsin. Amin…
[1] Buhari, 6312; Müslim, 6711.
[2] Genellikle seçkin meleklerin oluşturduğu yüce topluluk anlamı verilen bir Kur’an tabiri, TDV İslam Ansiklopedisi.
[3] Abdülvehhâb et-Tarîrî, Peygamberimizin Bir Günü, İdrak Yayınları, s. 118.