Cumartesi, Şubat 28, 2026

Tahtın Ardındaki Kalp

Nezaket Rumeysa Kösem
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi-Tarih

Paylaş

Osmanlı Devleti yalnızca kılıçla, siyasetle ya da fetihlerle kurulmadı. Onu ayakta tutan, genişleten ve asırlarca diri kalan bir ruh vardı. Bu ruhun taşıyıcıları ise çoğu zaman sarayda resmi bir unvan taşımayan, ancak padişahların kalbine ve aklına dokunan âlimler ve gönül erleriydi. Lala’lardan, vezirlerden farklı olarak onlar; nasihat eden, yön veren ve gerektiğinde dur diyebilen kişilerdi.

SESSİZ MİMARLAR

Osmanlı’nın mayası daha devlet olmadan önce yoğrulmaya başlamıştı. Bu mayanın başında Şeyh Edebali gelir. Osman Gazi’nin yalnızca kayınpederi değil, aynı zamanda en önemli akıl danışmanıdır. Meşhur “insanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışının temelleri, Edebali’nin Osman Gazi’ye verdiği öğütlerde saklıdır. Bir gece Osman Gazi’nin gördüğü rüya, Edebali tarafından yorumlanır ve bu yorum adeta Osmanlı’nın kuruluş manifestosu olur. Devletin gücünün adaletten, kalbinin ise merhametten beslenmesi gerektiği fikri, daha en başta padişahın zihnine yerleşir. Bu, Osmanlı’da maneviyat ile siyasetin ilk büyük buluşmasıdır.

Osmanlının Devlet olduğu süreçte Yıldırım Bayezid’in ardından yaşanan bir Fetret Devri, Osmanlı için sadece siyasi bir kriz değil, ruhsal bir sarsıntıdır. Bu dönemde Emir Sultan gibi âlimler, devletin toparlanmasında önemli rol oynar. Emir Sultan, padişahlarla doğrudan güç ilişkisi kurmaktan kaçınır; ancak verdiği öğütlerle yön tayin eder. Onun yaklaşımı nettir: Güç, kalple dengelenmezse devleti yıkar. Bu anlayış, Çelebi Mehmed ve II. Murad dönemlerinde Osmanlı’nın yeniden ayağa kalkmasında etkili olur.

Rivayete göre bir gün Çelebi Mehmed, Emir Sultan’dan açık bir destek ister. Emir Sultan’ın cevabı nettir: “Devlet, kalbiyle toparlanmazsa kılıcı işe yaramaz.” Bu söz, Osmanlı’nın yeniden inşa sürecinde maneviyatın ne kadar belirleyici olduğunu gösterir (Âşıkpaşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osman; Taşköprülüzâde, eş-Şekâikü’n-Nu‘mâniyye).

AKŞEMSEDDİN VE İSTANBUL

Osmanlı tarihinin belki de en bilinen manevi rehber-padişah ilişkisi, Fatih Sultan Mehmed ile Akşemseddin arasında yaşanır. Fatih, genç yaşına rağmen büyük bir idealin peşindedir: İstanbul. Ancak bu fetih yalnızca askeri bir mesele değildir. Kuşatma uzadıkça orduda yılgınlık baş gösterir. İşte tam bu noktada Akşemseddin devreye girer. Rivayete göre Fatih’e yazdığı mektuplarda ona sabrı, inancı ve hedefin büyüklüğünü hatırlatır. İstanbul’un fethi sırasında askerlerin maneviyatını diri tutan da yine onun sözleridir. Fetih gerçekleştiğinde Fatih’in ilk işi, başarıyı hocasına atfetmesi olur. Akşemseddin ise şöhretten uzak durur, İstanbul’dan ayrılır. Bu tavır, Osmanlı’daki âlim tipinin en net örneklerinden biridir: Yol gösterir ama gölgede kalır.

İstanbul kuşatması uzadıkça orduda huzursuzluk artar. Genç Fatih Sultan Mehmed, hem askerî hem psikolojik bir baskı altındadır. Tam bu sırada Akşemseddin, Fatih’e bir mektup yazar. Mektupta ne taktik vardır ne de siyaset; yalnızca sabır, inanç ve hedefe sadakat…

Kısa bir hikâye anlatılır: Fatih, bir gece çadırında haritaya bakarken tereddüde düşer. Yanına Akşemseddin çağrılır. Akşemseddin haritaya değil, Fatih’in yüzüne bakar ve şunu söyler:
“Bu şehir kılıçla değil, kararlı bir kalple alınacak.”

Fetih gerçekleştiğinde Fatih, şehre ilk girdiğinde hocasını yanında görmek ister. Akşemseddin ise geri planda kalmayı tercih eder. Şöhretin değil, vazifenin peşindedir.[1]

KANUNİ’NİN AYNASI: EBUSSUUD EFENDİ

Osmanlı’nın en güçlü dönemlerinden birinde, Kanuni Sultan Süleyman’ın yanında duran isim Ebussuud Efendi’dir. O yalnızca bir şeyhülislam değil, aynı zamanda hukuku vicdanla birleştiren bir âlimdir. Kanuni’nin “Kanuni” olmasını sağlayan sistem, Ebussuud’un fetvalarıyla şekillenir. Devletin genişlemesiyle ortaya çıkan yeni sorunlara, Kur’an ve akıl ekseninde çözümler üretir. Padişahın mutlak gücüne karşı, ilmin ve adaletin sınırlarını hatırlatan bir duruştur bu.

Osmanlı tarihine yakından bakıldığında görülür ki padişahların arkasında mutlaka bir gönül insanı vardır. Bu kişiler ne taht ister ne şöhret. Onların derdi, devletin yalnızca büyümesi değil, doğru kalmasıdır.

Bugün Osmanlı’yı yalnızca savaşlarla değil, uzun ömrüyle de konuşuyorsak; bunun sebebi kılıç kadar kalbe de kulak veren bir anlayışın varlığıdır. Tahtın arkasında duran bu sessiz âlimler, Osmanlı’yı bir imparatorluktan öte, bir medeniyet haline getirmiştir.

[1] Halil İnalcık, Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar (Modern tarihçilik perspektifiyle Fatih–ulema ilişkisi)

İlginizi Çekebilir

İlginizi Çekebilir