Cumartesi, Nisan 11, 2026

Prof. Dr. Ayşen Gürcan

İkra Harmancı
İstanbul Medeniyet Üniversitesi-Psikoloji

Paylaş

İnsan yetiştirmeyi seven ve bunun için yıllardır uğraş veren biri olarak tanıdığımız Ayşen Gürcan meslekî kimliği dışında sizce kimdir, kendinizi kısaca tanımlar mısınız?

En genel hâliyle dünya haya­tını ahireti için yaşamaya gayret eden, imanını öncelemeye ça­lışan, üç çocuk sahibi bir Türk annesi diyebiliriz. Sevecen, sosyal ve girişimci bir yanım olduğu­nu düşünürüm. Sanırım bütün bunların ötesinde çalışkanlığım, çocukluğumdan bu yana en belir­gin özelliğim olmuştur. Her daim yapacak bir işim vardır, işsiz kal­mak (bazen dantel el işi yapmak da buna dahil) asla istemem, kendime mutlaka bir iş üretirim. Aynı zamanda uğraşım olan pek çok işim olması da en büyük şükürle­rimden.

İnsanın kendi­ni tanımlaması ve dışarıya anlatması zor sanırım. Onun için bu kadarı ile yetinelim.

Eğitim hayatı­nızda “İletişim ve Eğitim” bölümü­nü seçmenizde etkili olan bir kişi/olay/durum olmuş muydu? Bu alanda oku­mamış olsaydınız hangi alanı seçerdiniz?

Aslını söylemek gerekirse is­teyerek tercih ettiğim bir bölüm değildi. Çünkü önceki yıl İstanbul Üniversitesi’ni kazanmıştım hat­ta kayıt bile yaptırmıştım. Ama babam son anda İstanbul’da kız okutmaktan çekindiğini söyle­yerek beni ikna edip bir yıl daha sınavlara hazırlanmamı istedi. Önceki yıl yerleşmiş olmaktan dolayı puanım çok kesintiye uğra­dı ve memleketime yakın yerleri kazanma şansım olmadı. Ancak okumayı çok istediğim için ön kayıt yetenek sınavı ile alan tüm okullara başvurmuştum. Onlar­dan biri Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi bölümleri idi. Sınav başvurusu yapmaya gittiği­mizde oradaki bir görevlinin bu bölümde kazanma şansımın yük­sek olacağını önermesi ile seçmiş oldum. Tüm bunlar görünen gerekçeler olsa bile daha büyük resimden baktığımızda aslında ruhuma ve kişiliğime uygun bir bölüm olduğunu daha birinci yıl hissetmiştim. Severek okudum, 37 yıldır bu mesleğin içindeyim ve her bir ânında şükrederek ve severek mesleğimi icra ettiğimi söyleyebilirim. Bu alandan gayri başka bir alan istemezdim. Ancak lisede Sayısal ve Matematik bölü­mü öğrencisiydim, Mühendislik ve Tasarım alanında yeteneğim olduğunu düşünüyorum. Bu yan ilgilerim yanında kendi mesle­ğimde kullandığım yetenekler de olmuştur.

Annenizin size kazandır­dığı veya ondan örnek alarak yaşamınızın her anında etkisini hissettiğiniz bir davranış, alış­kanlık var mıydı? Var ise bizlere biraz bahseder misiniz?

Annem tam bir Anadolu ka­dını idi, ondan aldığım çok özel­liğim var, en önemlisi insan sever yanım… Evimizi sürekli birileri ziyaret eder, mutlaka anneme da­nışmak için gelirlerdi. Sofrasının lezzetini hâlâ hatırlar ve anarlar. Sanırım bu özelliğini almışım. Yedirmeyi, ikram etmeyi çok doğal bir şekilde yapardı, bugün annemden kalan bir miras olan bu özelliği taşımaktan da onur ve gurur duyuyorum. Çok sabırlı ve sakin bir insandı. Ben ne yazık ki onun kadar dayanıklı, sabırlı vesakin değilim. Olmayı isterdim doğrusu. Böylesi anlarda onu düşünüp annem olsaydı böyle yapmazdı diyorum. Allah rahmet eylesin, çok özel bir kadındı.

Bir programda “İlk yaptığım icraat zilleri kaldırmak oldu.” demiştiniz. Yaptığınız bu çalış­mada öğrencilere ve (aslında) yetişkinlere neleri aşılamayı ve öğretmeyi hedeflediniz?

Yaklaşık dört senedir lise dü­zeyi bir okulda müdürlük yapıyo­rum. Ancak 30 sene de öğretmen yetiştirdim, millî eğitim sistemi­nin -akademik de olsa- bir şekilde içindeydim. Aynı zamanda üç çocuk velisi biri olarak içinde bulunduğumuz eğitim sistemini kritik yapma fırsatım olmuştu. Hep hayıflandığım bir şeydi okul­larda kullanılan ziller. Bu ziller bana Pavlov’un deneyinde kul­landığı nesneleri çağrıştırıyordu. Böyle olunmaması gerektiğini, zaman yönetimi becerisinin en iyi öğrenildiği yerlerin ev ve okul ortamları olduğunu söyler ve ken­di hayatımda da bu düşüncemi uygulamak isterdim. Okul müdü­rü olunca ilk icraatım dolayısıyla bu oldu. Öncelikle yaşları kaç olursa olsun, saat bilgisi öğrenil­diği yaştan itibaren zaman yöne­timinin kişinin kendisinde olması gerektiği için bu uygulamayı önemsedim. Şimdi birçok okulda da duyuyorum, bizden önce de uygulamalar olduğunu biliyorum. Hem öğrencilerimiz için hem öğ­retmenlerimiz için gürültüsüz bir eğitim ortamı oluşmuş oldu. Zil şartlanmasının çocukların farkın­da olmadan gürültülü bir şekilde sınıftan çıkmalarına neden oldu­ğunu düşünürdüm. Gerçekten de şu an bu uygulamadan dolayı, teneffüslerin başlangıcında bizim okulumuzda gürültü olmaz, çığlık, koşturma gibi rahatsız edici sesler çıkmaz. Çünkü her koridorda ve sınıfta duvar saatlerimiz mevcut. Derse giriş çıkış zamanları da okul başladığı ilk hafta genelde öğrenilmiş olur. Tüm yıl sakin ve huzurlu atmosfere sahip bir okul ortamı hep hayal ettiğim bir du­rumdu. Çok şükür dört yıldır aynı şekilde devam ediyoruz.

İki karşıt gücün denkliği olarak tanımlanan “Denge” kav­ramı sizin için neyi ifade ediyor, sizce denge nedir?

Öncelikle herhangi bir kav­ram karşıma çıktığında bunun Kur’anî karşılığını bulurum. Ben­ce denge kavramının Kur’an’daki karşılığı “vasat, orta yol” kavra­mıdır. Her ne kadar günlük dilde vasatlık bambaşka anlamlara kaymış gibi görünse de Kur’an’da kullanılan hâlini “aşırılıklara (if­rat ve tefrite) kaçmadan her daim belli sınırlar içinde kalabilme dirayeti” olarak tanımlayabiliriz. Vasat kavramı; nicelik anlamda tam merkezde oluşan birikim, orta demek iken nitelik anlamın­da adaleti ve dengeyi tanımlar. Bu açıdan Kur’anî bir hayatın mer­kezinde dengede kalmak önem­lidir. Sorun ile karşılaşıldığında üzüntüye kapılmadan, sevinç getiren bir olay yaşanıldığında şımarmadan dengede durabilmek önemli bir duruş olarak karşımıza çıkıyor. Kur’an-ı Kerim’de İslâm ümmetinin dengeli (vasat) bir ümmet olduğundan bahsedilir.

Üç çocuk annesi olarak iş ve aile hayatınız arasındaki denge­yi nasıl kuruyorsunuz? Sizin için ne gibi deneyimleri oluyor?

İnsan yaşamı akan nehir gi­bidir, bir bütündür ama birçok mecradan oluşur. İş hayatı ve aile hayatı bu mecralardandır. Birbi­rine müdahale edilmezse denge kolaylıkla sağlanır yani akış ken­diliğinden gerçekleşir diye düşü­nüyorum. İşimde işime yoğunla­şırım, eve asla işimi ve sorunlarını taşımamaya gayret ederim. İşime de evimi ve sorunlarını taşımam. Bu sınırlarım iyi çizilmiş bir hayat ilkesidir. Sanırım dengede böyle sağlanıyor. Bazen zorlandığım olmuyor değil. Hangi mekânda ve rolde isem onun hakkını vermek en doğrusu gibi geliyor. Evde kal­mış çocuğunuzu işyerinde merak ederek geçirirseniz ne evdeki çocu­ğa bir faydanız olur ne de işinizde­ki performansınıza olumlu etkiniz. Yapılacak işlerin delege edilmesi sanırım püf noktası. Yaşam her daim işbölümleri ve işbirlikleri içinde geçen bir durum. Eğer her şey sizin kontrolünüzde olma­sını ister ve beklerseniz dengeyi kaybedersiniz. Kontrolü sadece bulunduğunuz işe ve kendinize atfederek çok daha dengeli, sınır­ları belli vasatî bir yaşamınız olur diyebiliriz.

Aile yapısını oluşturan en temel iki dinamiğin ailedeki rol­ler ve muhabbet olduğunu bir konuşmanızda vurgulamıştınız. Bu iki dinamik arasındaki den­genin aile yaşamındaki önemini bizlere biraz açıklar mısınız?

Aile içinde rolleri kişinin üst­lendiği işlevsel görevler olarak kabul edersek ailenin huzurunda rollerin benimsenmesi ve kabulü­nün epey önemli olduğunu belirt­mek gerekir. Muhabbet ise içinde kabul, huzur ve enerji bir üreten sevgi barındırır. Muhabbet kendi başına bir anlam içermez, mut­laka bir muhatap ve mekân ister. Aile de hem bir mekâna hem de muhataplara sahip en özel ku­rumdur. Elbette sorunlar olabilir, olacaktır da… Ancak önemli olan sorunsuzluk değil, sorunlara karşı duruşumuz ve baş etme yöntem­lerimizdir. Olumlu hâl, en içinden çıkılamayacak durumlara bile çare iken mutsuzluk, muhabbet­sizlik en küçük sorunları bile baş edilemez sorunlar hâline getire­bilir. Bu nedenle bir aile içinde en önemli ilişki belirleyicisi taşıdığı­nız rolleri yerine getirirken sağla­dığınız muhabbet olacaktır.

Allah Teâlâ insana kendini tanıma ve yönetme duygusu/isteği vermiştir. Peki, bizler hangi aşamalardan geçmeliyiz ki kendimizi tanıyabilelim?

“İlim ilim bilmektir, ilim ken­din bilmektir, sen kendini bil­mezsen bu nice okumadır.” demiş Yunus Emre. “Kendini bilen Rab­bini bilir.” sözü de kadim değer­lerimizin bize öğretisidir. Varoluş gerekçemizin birincil aşaması önce kendimizi bilmek, oradan yaşam misyonumuzu oluşturmak­tır. Kendini bilmenin aşamaları vardır, öncelikle bizi diğerlerin­den farklı kılan ve bize has duygu merkezlerimizi iyi okumak ge­rekir. İnsan fıtratını iyi tanımak kendini tanımanın ilk aşamasıdır. İnsanın temel özelliklerini iyi bil­mek, kendi türünün kıymetini ve eşrefi mahlukat olduğunun far­kında olarak temel yapı taşlarını öğrenmek bizim kendimizi tanı­mamızda birinci aşama olacaktır. İkinci aşama ise doğuştan getir­diğimiz enerji kaynağımız olan mizaç yapımızdır. Kişinin kendi mizacı onun kimyasını oluştu­ran, içedönüklük/dışadönüklük, yönetici dip duyguları, hareket merkezleri gibi mizaca göre de­ğişkenlik gösteren yapılardır. Kişinin kendisine ait mizacına ilişkin tanımlaması olması gere­kir ki kendini tanımada bu ikinci aşama olmadan üçüncü aşamanın bir anlamı olmayacaktır. Bundan sonraki aşama ise yaşama dair geliştirdiğimiz ve tecrübelerimizle yapılandırdığımız kişiliğimizdir. Herhangi bir duruma karşı orta­ya koyduğumuz hâl ve tavırları tanımlayan kişilik yapısı, insanın değişimini de sağlayan aynı za­manda kendi olgunlaşmasında etkili olan, görünen vitrin yüzü­dür. Dolayısıyla Fıtrat-Mizaç-Ki­şilik yapısını şuna benzetebiliriz: Fıtrat tohum, mizaç toprak, kişi­lik ise meyvesi olan ağaç gibidir. Tohum ve toprak hem meyvenin tadını hem de türün tüm özellik­lerini ortaya koyması açısından güçlü bir bağa sahiptir. İnsanın mizaç ve kişilik bağı da buna ben­zer. Bir başka deyişle bu üçlü yapı bizi herkesten farklı kılan özel­liklerimizi belirlemede en temel yapıtaşlarıdır.

Hayatınıza anlam katan kitap olarak bahsettiğiniz Kur’an-ı Kerim’i hayatınızın hangi yönle­rinde rehber olarak edindiniz? Kur’an sizin hayatınızda ve kişi­liğinizde en çok neyi dönüştürdü yahut dengeledi?

Kur’an yaşam rehberi kita­bıdır. Duruşunuzu, yönünüzü ve tavırlarınızın sınırlarını be­lirlemede esas kaynaktır. Tüm hayatımda rehber olarak aldığım tek eserdir. Hayat ilkelerimi, en basit günlük yaşantımdan tutun da hayatımda yaşadığım en kritik karar dönemlerindeki tutumları­mı belirlemede benim için hep bir yol gösterici olmuştur. Kur’an’ın en başta hayatımdaki dirayetimi artırdığını söyleyebilirim. Her durumda sabrımı, dik duruşumu, vazgeçmeden işime bakmamı sağ­lamış bunun yanında, Kur’an’la geçen hayatım sonrasında olma­dığım kadar bağımsızlaşmışım­dır. Öyle sabit ilke ve hakikatler ediniyorsunuz ki onlar sizin bir başkasına ihtiyacınız olmayacak şekilde güç ve alan sağlıyor. Beni dönüştürdüğü bir başka alan, duygu dünyamın dengelenmesi oldu. Öfkelenebileceğim olaylar yaşadığımda veya üzüntü veren durumlar ile karşılaştığımda sa­kin ve dengeli kalmamı sağlayan öğretileri edindim. Kur’an kendisi zaten bir dönüştürücü ve yapı­landıran bir değişim kitabı… Kim ciddiye alarak hayatına geçirmek için gayret sarf ederse eminim sonuç alacaktır ki bunun örneği insanlar da tanıyorum.

30 yıllık bir eğitimci olarak öğretmen adaylarına ve öğren­cilere neler tavsiye edersiniz?

Eğitim işinin en güzel yanı merkezinde insanın oluşudur. Nebevî bir yanı olan bir meslek eğitimcilik… Hem bir rol model olmanız hem de peşinizden sizi takip edecek insanlara liderlik yapmanızı sağlaması açısından doyurucu bir meslek… En azın­dan kendi adıma öyle. Benim hem mizacıma ve kişiliğime uygun bir meslek olarak görüyorum. 30 yıllık eğitim hayatımda binlerce öğretmenin yetişmesine katkım oldu, hâlâ Eğitim Fakültesi’nde ders vermeye devam ediyorum. Öğretmen adaylarına bu mesleğin kendi kişilik yapılarına uygun olmasını dikkat etmelerini öneri­rim. Öğrencilerine karşı merha­met ve şefkati bırakmadan güncel bilgileri takip ederek geniş bir sabırla öğretmenlik yapmalarını tavsiye ederim. Eğitiminde öğret­menin üç temel özelliği olmalıdır. Birincisi, “Bilgi kılavuzluğu”. Bil­giyi doğrudan verme yerine, bilgi edinme yollarını öğreten, bilgiyi öğrenmelerini sağlayıcı metotlar uygulayan, kendi tecrübesin­den yola çıkarak olası sonuçları söyleyen ama asla bir seçeneği zorlamadan öğrencinin kendi tercihi ile yönünü bulmasını sağlayan öğreticilik yanı… İkinci rolü, öğrencinin motivasyonunu yüksek tutmasını sağlamada duy­gusal-sosyal liderliğidir. Sevindi­ren, müjdeleyen ve de öğrencinin gösterdiği her performansı bir olumlu kanaate/nota dönüştüren kişi… Motivatör diyebileceğimiz öğretmenin bu ikinci özelliği onu; bir öğrencinin bir bilgiyi kitaptan, videodan veya bir internet sayfa­sından daha çekici ve kolay öğre­nebileceği bir kanal hâline getirir. Ve sonuncu öğretmen özelliği; sosyal birliktelik, sosyal liderlik­tir. Bu durum öğretmenin her daim öğrencisinin yanında olup her hâline şahit olması gerektiği bir durumdur. Bu üç özellik öğ­retmenlik meslek formasyonunun temelidir diyebiliriz.

Öğrencilerimize önerilerim ise merak ve algılarını hep açık tutmalarıdır. Her yeni öğrenme yeni bir heyecan oluşturmalıdır insanda. Öğrendiği her durumun onu bir kat daha güçlü ve hayata hazır hâle getirdiğini hissederse öğrenci çok daha kolay öğrene­cektir. Bunun için kendi öğrenme stillerinin ve uyguladıkları ders çalışma yöntemlerinin farkın­da olmaları gerekir. Sanırım bu yüzyılın en temel becerisi bilgiyi bulma ve keşfetmede bireysel öğrenme kabiliyetidir. Bunu geliş­tiren her öğrenci hangi aşamada ve ders içinde olursa olsun her daim muvaffakiyete ulaşacaktır. En azından bu uğurda gayretini göstermesi gerekir.

Gençliğin verdiği heyecan mı, olgunluğun verdiği bilgelik mi?

Bilgelik

En çok hangi mevsim sizin ruhunuza hitap ediyor?

Sonbahar

Hep yaşamak istediğiniz bir şehir var mıdır?

Her daim İstanbul

Öğrencilerinizle yapmaktan en çok keyif aldığınız aktivite nedir?

Yeni şeyleri birlikte keşfet­mek, araştırmak ve veri analizi yapmak

Sizleri motive eden, kendini­ze sürekli hatırlattınız bir ayet/ hadis var mıdır, varsa nedir?

Çok var. Ama motive edici olanı soruyorsanız Allah’ın sevdi­ğini söylediği “Allah muhsinleri, muttakileri, sabredenleri, tövbe edenleri, temizlenenleri sever.” ayetlerini hep aklımda tutar, bir davranışa girişirken göz önüne almaya gayret ederim. Hadislerde de çok var, hayatımın rol modeli olarak gördüğüm sevgili Peygam­berimin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yaptığı davranışlar ve tavsiyeleri benim için hep kolaylaştırıcı olmuştur. Kur’an ayetlerini hayata geçirmek için mutlaka O’nun (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hayatına bak­mak ve yürüyen bir Kur’an olarak O’nun her sözü benim için çok değerli. Kendi yapabildiği bir şeyi başkasından istememesini kendi hayatıma her daim düstur edin­mişimdir.

İlginizi Çekebilir

İlginizi Çekebilir