Yüce Rabbimiz insana kendi katından bazı vasıflar bahşetmiştir. Bu vasıfların belki de en önemlisi ve Rabbimizin hoşuna gideni de Kerîm olmaktır. Esmâ-i Hüsnâ’dan bir isim olan Kerîm; yaratılıştan cömert olan, insanın şerefiyle bağdaşmayan her türlü şeyden arınmış bulunan anlamına gelir.[1] Cömert olmak, eli açık olmak övülen ve teşvik edilen bir haslettir.
Ebu Hureyre’den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Sadaka vermek maldan bir şey eksiltmez. Allah hoşgörülü olan kulunun ancak izzetini artırır. Her kim Allah için tevazu gösterirse, Allah da onu yüceltir.”[2]
HİCRET YOLUNUN İNCİSİ
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve beraberindekiler zorlu bir yolculuğun içindeydi, bir yandan peşlerindeki müşriklerden gizleniyor bir yandan da menzilleri Yesrib’e sağ salim varmaya çalışıyorlardı. Yolun yarısından sonra Mekke-Medine arasında kalan Kudeyd köyüne vardılar. Orada tanıştıkları hanım ise Ümmü Mâbed, ismi asırlar sonra bile anılacak olan izzetli bir hanımdı.
Asıl ismi Âtike bint Hâlid olan Ümmü Mâbed, Huzâa kabilesine mensuptu. Amcasının oğlu Temim bin Abduluzza ile evlenmişti. O cömertliği ve misafirperverliğiyle bilinen bir hanımdı. Hitabeti güçlü, becerikli ve dirayetliydi, köyün kenarında bulunan çadırının önünde oturur, gelen geçene yiyecek içecek ikram eder veya satardı. Geçimini koyun güderek sağlar, yolculara yardım eder ihtiyaçlarını giderirdi. Günlerden bir gün çadırına gelip misafiri olan bir yolcu onun hayatını değiştirmişti.[3]
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve beraberindekiler bu köye ulaşınca Ümmü Mâbed’in (Radıyallahu Anha) çadırına varmış ve ondan hurma ve et satın almak istemişlerdi. Fakat kuraklık sebebiyle onda ne satacak bir şey vardı ne ikram edecek. O henüz İslam’la tanışmamıştı, karşısındakinin de Allah’ın elçisi olduğunu bilmiyordu fakat misafirlerine ikramda bulunamamanın hüznünü yaşıyordu. O sırada Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) orada bulunan zayıf ve sürüsünden geri kalmış bir koyunu görüp onu sağmak için izin istedi. Ümmü Mâbed (Radıyallahu Anha) onun çok güçsüz olduğunu ve hiç sütü olmadığını fakat yine de isterse sağabileceğini söyledi. Allah’ın elçisi olduğu yerden kalktı, Besmele çekti ve Rabbine dua ederek koyunu sağmağa başladı. O cılız koyun adeta yeniden can bulmuştu, Ümmü Mâbed (Radıyallahu Anha) gözlerine inanamıyordu. O koyunun sütünden kendisi ve misafirleri doyuncaya kadar içmiş hatta ev ahalisine yetecek kadar süt artmıştı. Sütlerini içtikten sonra bu misafirler yeniden yola revan olmuşlardı.
Ümmü Mâbed’in (Radıyallahu Anha) misafirleri gitmişti ama evine bıraktığı bereket bâki kalmıştı. Bir süre sonra kocası Ebu Mâbed (Radıyallahu Anh) eve gelmiş, süt dolu kabı görünce şaşırmıştı. Yaşadığı olayın hala etkisinde olan Ümmü Mâbed kocasına olan biteni anlatmıştı. Çadırlarına gelen “o mübarek adam”ın hanelerini bereketlendirdiğini anlamıştı. Ebu Mâbed bu mübarek adamı merak etmiş ve eşinden O’nu anlatmasını istemişti. Güzel bir hitabete sahip olan Ümmü Mâbed’in (Radıyallahu Anha) anlattıkları O mübarek şahsın şemailini en net tarif eden rivayetlerden biri olmuştu: “Aydınlık yüzlü ve güzel yaradılışlı idi; zayıf ve ince de değildi. Gözlerinin siyahı ve beyazı birbirinden iyice ayrılmıştı. Kaşlarının ucu ince, saçları koyu siyahtı. Boynunda uzunluk, sakalında sıklık vardı. Sustuğu zaman kendisinde vakar ve ağırbaşlılık, konuştuğu zaman da güler yüzlülük ve tatlı sözlülük vardı. Sözü açık ve hak ile batıl arasını ayırıcı olup, ne acizlik sayılacak derecede az, ne de boş ve gereksiz sayılacak derecede çoktu. Uzaktan bakıldığında insanların en heybetlisi, yakından bakıldığında da tatlı ve hoş bir görünüşü vardı. Orta boylu idi; bakan kimse ne kısa ne de uzun olduğunu hissederdi. Arkadaşlarının arasında en güzel görüneni ve nur yüzlü olanıydı. Kimseyi kınamaz ve azarlamazdı.”[4]
Ebu Mâbed bu sözlerden o mübarek adamın Kureyş’in peşine düştüğü Allah’ın elçisi olduğunu anlamıştı, onu göremediği için üzülse de ilk fırsatta onun yanına gitmek için yemin etmişti. Öte yandan müşrikler, Allah’ın elçisinin gidebileceği her yerde onu soruyorlardı, Ümmü Mâbed’in çadırına da gelmişlerdi. Onların niyetinin Peygamberi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) öldürmek olduğunu bilen Ümmü Mâbed (Radıyallahu Anha) onları geçiştirdi, bundan şüphelenen müşrikler onu baskılamak istese de kabilesinin onların peşine düşeceğini söyleyerek müşrikleri tehdit etmiş ve onlardan kurtulmuştu. Bütün bir kabileyi karşılarına almaktan korkan müşrikler geri dönmüşlerdi.
BİR ÖMÜR BEREKET
Ümmü Mâbed (Radıyallahu Anha) ve kocası bu olaydan sonra iman etmiş ve köylerinde yaşamaya devam etmişlerdi. Ümmü Mâbed’in cömertliği onu izzet sahibi bir Mümine yapmış ve artık Rabbi için infak eder olmuştu. Onun hayatında “o mübarek adam”dan öncesi ve sonrası vardı, geçmiş zamanları konuşurken O’ndan önce veya sonra diye anlatır O’nu hep anardı. O cılız koyun da yıllarca aynı bereketle süt vermeye devam etmişti. Hatta Ömer’in (Radıyallahu Anh) hilafeti dönemindeki şiddetli kıtlıkta bile o koyun sabah akşam süt verirdi.[5]
Ümmü Mâbed’in Peygamberimizi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarif ettiği o sözler, şemail hakkındaki en net rivayetlerden biri olarak kitaplara geçmiş ve onun vesilesiyle Peygamberi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) görme şerefine nail olamayan Müslümanlar bunu okuyarak kalplerindeki muhabbeti arttırmaya fırsat bulmuşlardı. Yüce Allah Ümmü Mâbed’in cömertliğine karşılık ona asırlar boyu hayırla anılan bir hanım olma şerefini bahşetmişti. O, Allah için verdikçe Allah da onun müminler arasındaki konumunu yüceltmişti.
Rabbim bizlere onun yolundan gitmeyi nasip edip cennetinde de onunla buluştursun. (Amin)
[1] “Kerîm”, TDV İslâm Ansiklopedisi.
[2] Sahih-i Müslim, 2588.
[3] İbn Sad, Tabakat, c. 1, s. 230.
[4] İbn Sad, Tabakat, c. 1, s. 230, 231.
[5] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, c. 2, s. 358.
