Perşembe, Nisan 3, 2025

Nevin Meriç

Hacer Yeğin

Paylaş

Çalab’ım bir şâr yaratmış iki cihan ârasınde;

Bakıcak di’dar görünür, o şâr’ın kenâresinde.

Nâgihan ol şâr’a vardım, anı ben yapılur gördüm;

Ben dahi bile yapıldım, taş u toprak âresinde.

Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri’nin kıymetli mısralarıyla başlamak isteriz sizi tanımaya. Çocukluğundan itibaren dinamik bir sürecin içinde kıymetli şahitliklerle kendini sürekli yeniden imar ve inşa eden bir Nevin Meriç görüyoruz. “Taş-u toprak arasında” Nevin Meriç’in kişisel serencamı nasıldır, ilk gençlik ve eğitim hayatınızı sizden dinlemek isteriz?

İnsan dünya ve kendisi hakkında düşünmeye başladığı andan itibaren karşısına hayat çıkar. Öncesi sonrası olan çok geniş bir yelpazede akan nehrin ilmek ilmek örülen taşları.

O taşlardır benim merakım, beni heyecanlandıran şey. Çünkü nehirde yol almayı kolaylaştıran etkenlerdir o taşlar. İnsanın yere sağlam basmasını ve hayatının anlamı üzerine inşaya mesnet olur. Bu yüzden evvelkilerin hikâyesini önemsiyorum. Nasıl yaşamışlar, sorunlarını nasıl çözmüşler, karşılıklı ilişkilerdeki ölçüleri vs. Tabi her bir hayat, zaman ve mekânın içinde yol aldığından dönemin koşullarından bağımsız düşünülemez. Ve fakat dikkatli bir okumayla ilke ve prensiplerdeki benzerlik karşımıza çıkar. İnsanın ‘hayırlı olma’ prensibi, “iyi olmak ve iyilik yapmakla” mümkündür. Dolayısıyla hayatlarla ilişkim kendimi bildim bileli var. Ortaokul, lise yıllarında okuduğum romanlar, Yugoslav göçmeni komşularımızın bırakıp geldiği yerlere dair anlatıları ve sonrasında hayat hikâyesi kitaplarına dair okumalarım. Her zaman soru soran bir insanım.

İkna edici cevaplar bulma çabam da ayaklarımı yere sağlam basmamı sağlıyor.

Soru; insan beynini harekete geçiren, düşünmeyi, araştırmayı sağlayan bir mekanizma. İkna da insanı rahatlatan, mutlu eden sonuç. Erken dönemden itibaren “Dünya için benim elimden ne gelir?” sorusunu sorduğumu hatırlıyorum. Sonra yazmak ve araştırmaktan hoşlandığımı farkettim. Başka da bir el becerim olmadı. Ne bileyim iyi resim yapsam ressam Hoca Ali Rıza Efendi gibi kentin sokaklarını, mekânlarını resmederdim belki. Ama bana verilen yazmak olunca bu alanda ilerlemeye çabaladım. Gündelik hayatın stresine de araştırarak, yazarak direndiğimi düşünüyorum. Çünkü en verimli dönemlerim çalışma hayatı dönemime rastlıyor. Çalıştığım için Cumartesi gününü araştırma ve yazmaya ayırırdım. Kitap yazma sürecinde senelik izinlerim de kütüphanede geçti. Tezimi de senelik iznimde yazmıştım. Çünkü yoğunlaşmak için az veya çok izole olmanız gerekiyor.

Alanım olan gündelik hayatın serencamı, hayat hikâyeleriyle de ilişkili. Cumhuriyet dönemi dindar nesli okuduğumda hocaların hayatını yazabilirim diye düşündüm. Kadın hatıratlarını okuduğumda, dindar kadınların hiç hatıratının olmadığını farkettim. O zaman “hocaları erkekler yazsın, ben kadınlara yöneleyim” dedim. Yani aşama aşama, meseleye vakıf ola ola kendi rotamı belirledim. Derken tam benim bu düşüncemin oluştuğu dönemde, Dr. Ayşe Hümeyra Ökten’in hayatını yazmak teklif edildi. Bu tamamen Allah’ın denk getirmesi. Teklif gelince kabul ettim. Niyetimle eylemimin birleşmesine çok seviniyorum. Halis niyet sahibini bulur misali sürecin hem öznesi hem de izleyeni olarak devam ediyorum yazmaya…

Yunus Emre’nin “Ey aşıklar, ey aşıklar; aşk mezhebi dindir bana” nidası, sizin aldığınız ilahiyat eğitimi ve akabinde içtimai anlamda “din hizmetleri uzmanı” olarak üstlendiğiniz misyonla ilişkilendirilecek olursa nasıl bir hüviyet kazanıyor?

Dindar bir çevredeydim ama benim dinle ilişkim yine soru cevap şeklinde. 1970’li yıllar solculuğun moda olduğu, evlerde Lenin okumalarının yapıldığı yıllardı. Ama düz bir okuma, sorulara verilen cevaplar yetersiz, derken hidayet aşaması. O yılların romanlarında da insanların dine yönelmesi, bir ikna ve çabayla mümkündü. Aileler zaten geleneksel anlamda geçmişi tevarüs ettirdikleri için dindarlıkları doğaldı. Burada toplumsal veya mahalle baskısını da atlamamak lazım. Mahalle baskısı sadece dindar çevrede yok, Batıcı, laik veya solcu çevrelerde de var. Okullar bu konuda en imkânlı mekânlardı. Ben kız lisesinde okuduğum için biraz daha korunaklı büyüdüğümü düşünüyorum. Yakınımızdaki liseler, sol eylemlerin yapıldığı, basıldığı yerlerdi. Aileler de haklı olarak tedirginlerdi. Bu içiçe geçen benzerlikler, algıların kurgularla, duygularla oluşturulduğu yüzeysel kaypak olduğunu gösterdi. İnsanın ve hayatın anlamı; dinin vaatlerinde daha çok örtüşüyordu. Din insana ne diyordu? Nasıl bir insan istiyordu? Bunu da ancak okuyarak öğrenebilirdim. İlahiyat benim için ilaç gibi bir şeydi. İlahiyat okuduğuma memnun oldum. İş hayatıma Kur’an Kursu hocalığıyla başladım. Yaşımdan büyük kadınlara Kur’an öğretmek, beni hayat ve hikâyesi anlamında da çok geliştirdi. Emekli hanımlar, kayınvalide gelin, anne kız, çok renkli sınıflarım oldu. Kur’an’la birlikte hayatı da öğrendik. Kur’an-ı okuyor olmanın kişide yaşattığı mutluluğa şahit olduk. Bu arada yüksek lisans yaptım ve sonrasında İstanbul Müftülüğü’nde alo-fetvaya başladım. Alo-fetva, “din[1]hayat ilişkisinin bireydeki hâli demektir” aynı zamanda. Yaşanan bir hikâye var, imandan-amele kadar geniş bir yelpazede dinî arkaplanı var ve an/zaman var. Bu üçlü kombinasyonu bir arada bulunca ve sosyolojide yüksek lisans yapmam da fetvaların bu tarzda yazılabileceği düşüncesini uyandırdı. Eğitim insana ufuk ve disiplin kazandırır ama insanın da bir meselesi olmalıdır.

Böylece fetva soruları[1]gündelik hayata dair kitaplarım, makalelerim çıktı. Toplumsal okuma anlamında yeteri kadar değerlendirildi mi pek emin değilim. Bunun için yıllanması gerekiyor. Ama yine de akademya gördü, hem metinlerinde hem de araştırma konusu olarak fetvayı ele aldı. Bu durumda özne olarak insanların hayatlarında yaşadığı problemlerin dinle ilişkisini aydınlatarak yardımcı olurken, eldeki veriler toplumsal okuma imkânına sahip olduğundan akademya durumdan haberdar edilmiş oldu. Bu durum, imkânların veya mevcudun çok yönlü kullanımına dair bir örnek olarak da düşünülebilir.

Ortadoğu ve İslâm Ülkeleri Enstitüsü Sosyoloji Bölümü’nde “Adab-ı Muaşeret Kitapları ve Osmanlı’da Gündelik Hayatın Değişimi” konulu dikkat çekici bir tez çalışmanız var. 1894- 1927 yılları arasını mercek altına alarak dönemin siyasi ve sosyolojik yapısına dair önemli bir perspektif sunan bu nitelikteki eserin hususiyeti nedir? Türkiye’nin yakın geçmişinde sık aralıklarla yaşadığı radikal müdahalelerin toplumsal izdüşümü sizce nasıl oldu?

Kur’an Kursu hocasıyken arkadaşım Yıldız Ramazanoğlu o yıllarda BAAK’dan çıkan Sosyokültürel Değişim Sürecinde Türk Ailesi diye üç ciltlik bir kitap verdi. Verirken de “Bunları oku, kendine konu bul” dedi. Çok değerli bir çalışmadır. Gerçekten çok güzel makaleler vardı. Ekrem Işın ve Tuncer Baykara’nın makalelerini okuduğumda ‘âdâb-ı muâşeret’ dikkatimi çekti. Osmanlı Batılılaşması ve sürecin toplumsal serencamını görme imkânım olacaktı. MÜIF Kütüphanesi’nde âdâb-ı muâşerete dair tarama yaptığımda Saffeti Ziya’nın kitabını buldum. Hemen okumaya başladım ama tamamen tercüme bir kitap olduğunu gördüm. Aradığımı bulamanın hüznüyle, “Bu konu çalışılmalı ya ben ya da başkası tarafından” dedim. Henüz yüksek lisansa başlamamıştım. O yüzden ağzımdan dökülen ‘ben’ sözüne istihzayla güldüm. Ve orada kaldı, unutuldu. Birkaç yıl sonra yüksek lisansa girdim. Tez konusu için de ufak ufak okumalar yapıyordum. Tarihe de ilgim olduğundan 1. Dünya Savaşı yılları, o dönemde yaşanan sıkıntılar dikkatimi çekti. Çalışabilir miyim diye okumalar yapmaya başladım ama çok ıstıraplı olduğu için dayanamadım, bıraktım. Neden sonra âdâb-ı muâşereti hatırladım ve tam çalışma zamanı dedim. “Ancak bu vesileyle çalışabilirim” dedim ve de öyle oldu. Âdâb-ı muâşeret ahlâk felsefesi açısından düşünülüyordu, sosyoloji tezi olarak bazı hocalarım “acaba” diye yaklaştılar ama engel de olmadılar. Tez bittikten sonra bastırma sürecinde bir yayınevi, bunu söylemişti. Fikrimiz olması güzel de neye tekabül ettiğine de bir bakmak lazım. Bu, aynı zamanda ortamın konuya ne kadar yabancı olduklarını da gösteriyor. Oysa daha tezin başında şablonum hazırdı. Ne yapabileceğim, nerelerde tıkanacağım ve hocaların yardımıyla aşacağım yerleri biliyordum. Aynen de böyle oldu; tezi yarılayıp tıkanma yerine geldiğimde sınıfın çoğu tez konusu arıyordu. Avrupa’da konu; görgü sosyolojisi olarak okutuluyordu. Norbert Elias’ın bu konuda 2 cilt kitabı vardı henüz tercüme edilmemişti.

Âdâb-ı muâşereti biz, görgü olarak düşünüyoruz yanlış da değil ama toplumsal bir tavır alışa dair örnekler. Bu yönüyle de sosyolojiyi ilgilendiriyor. Bu tavır alışlardaki değişim sosyolojinin inceleme alanı. Zaman da inceleme konularında önemli bir figür. Konjonktür de denilen bu durum mevcut bilgilere dair değişimi de ifade eder. 1894- 1927 yılları arasına ait Osmanlıca âdâb-ı muâşeret kitapları diye bir sınırlama yaptım. Böylece Tanzimat’la başlayan Osmanlı Batılılaşması’nın Harf Devrimi’ne kadar olan bölümünü toplumsal değişme açısından inceleme imkânım oldu. Batı âdâb-ı muâşereti, sekülerdir. Sanayileşme sonrası oluşan yeni/ leşmeler karşısında pozisyonların belirlenmesini anlamına gelir. Kentler değişmiş, çalışma biçimi değişmiş, iş ve işçi gibi yeni roller devreye girmiş, yeni mekânlar oluşmuş… vs. İşte bu yeni yerlerde insan davranışının nasıl olacağını belirler, dönemin âdâb-ı muâşereti. Şimendiferde nasıl davranılır? Telefonda ne söylenir?… vs. Burada hayatımıza giren yeni aletler ve mekânlarla ilgili davranma biçimlerine dair kurallar vardır. Batı âdâb-ı muâşeretinin pik noktası ‘kadın’dır. Yeni toplum hayatında kadın, dış mekândadır. Eğitimi evden alınıp okula verilmiştir. Dinlenme yeri olarak bahçeler, parklara evrilirken mahremiyet ve özel alan sağlayan bahçenin sınırları kalkmış, herkesle birlikte bulunulan parklar, modern kent görüntüsünün önemli mekânları olmuştur. Bir diğer anlamda mahremiyetin sınırları değişmiş, görünürlük üzerinden yeniden biçimlenmeler yapılmıştır. Dönemin zor koşulları gereği erkekler savaşa gidince kadın memureler işe alınmış. Böylece kadının ev dışında çalışması da döneme ait önemli bir gelişme ve değişmedir. Evler de köşkten, konaktan, apartman-daireye doğru evrilir. İstanbul’da ilk yapılan apartmanları takip ettiğimizde bu izleri görmek mümkün.

Evin içi de değişmiştir. Artık her eylem kendine ait bir odayla sınırlandırılmıştır. Yemek odası, yatak odası, misafir odası vs… eğlence biçimleri balolar, Hacivat Karagöz’den, tiyatro, sinemaya doğru değişirken buralarda davranma biçimlerine dair reçeteler oluşturulmuştur. Âdâb-ı muâşeret psikolojik imkâna da sahiptir. “Batı âdâb-ı muaşeretini bilmeyene, briç oynamasını bilmeyene medeni denilmez” diyen Saffeti Ziya bu yönü açığa çıkartır. Üç İstanbul kitabı üç nesil üzerinde bu değişimin örneklerini sunar. Bu anlamda Batılılaşma, hem Osmanlı aydınında hem de gündelik hayatta ciddi değişimlerin yaşanmasına neden olmuştur ki süreç hâlâ devam etmektedir.

“Gündelik Hayat ve Fetvalar (Pınar yay 2004), Fetva Sorularında Değişen Kadın Yaşamı (Selis Yay 2004), Değişen Kentte Dini Hayat (Everest yay 2005), Dindar Bir Doktor Hanım Ayşe Hümeyra Ökten (Timaş 2011), Briçten Belagat’a, Fatma Serap (Can) Karamollaoğlu Hâtıratı, (İşaret 2021)” çalışmalarınızdan bazıları. Eserlerinizde dinin toplumsal hayata yansımaları ve kadın misyonu önemli bir yer teşkil ediyor. Kent-toplum[1]medeniyet bağlamında bütün bu unsurları doğru bir şekilde tanımlamak ve yerli yerince ele almak yönündeki çabanız fark ediliyor. Siz kolektif olarak yazın serencamınızın amacı ve misyonu için ne söylersiniz?

Amacım ahiretimi kurtarmak, Allah’ın rızasını kazanmak. Dini anlatmanın binbir yolu var. Bana da bu yol verilmiştir diye düşünüyor, sorunlarımıza ve çözüm yollarına dair geçmişten, bugüne hayatta dair izlerin olduğunu açığa çıkarıyor, dikkat çekiyorum.

Özellikle son iki eserinizde toplumun önünde yürüyen kadın kanaat önderlerine ciddiyetle dikkat çekiyorsunuz: Ayşe Hümeyra Ökten ile Fatma Serap Karamollaoğlu. Müslüman olmanın neşesi ve neşvesiyle ön plana çıkan bu emsallerin hâtıratlarını neşrettiniz. Bizdeki yansımaları bir yana sizdeki etkileri nasıl oldu, neden bu isimler ve nasıl bir serüven hâsıl oldu?

Yukarıda biraz Dr. Abla’dan bahsettim. Benim düşüne düşüne karar kıldığım noktada karşıma çıkan en zirve isim. Bu anlamda çok şükrediyorum. Dr. Abla, Cumhuriyet ilk dönemi genç kız ve kadını olarak dindar kalabilme imkânlarını, kendini inşa etme biçimi, dindarlık-hayat ilişkisine dair birçok örneğe sahip çok müstesna bir isim. Zaten sayfa sayfa bu ilişkiyi instagramdaki hesabımda-@ meric3479- yazıyorum. Bizi Cumhuriyetle ilişkilendiriyor.

Serap Hoca da 1950 yıllarında, Ankara dindarlığını gösteriyor. Dinin görünür alandan çıkartıldığı o dönemde toplumsal yapıda ailelerin dinle ilişkileri, birey bazında mesele ettiğimiz şeylerin hayatımızı nasıl şekillendirdiği, çocuk yaşta kafasına takılan Kur’an-ı anlamak için Arapça öğrenme talebinin hayat içindeki serencamını, süreç içinde gündelik hayatını tamamen değiştirmeye evrilmesini…vs. Bunu adım adım izleme imkânını veriyor. Dindarlıkla yakın bir ilişkisi bulunmayan çevreden gelmesi, bize o çevreyi öğrenme, ikinci aşmada da dindarlığı öğrenmek için verdiği mücadelede nerelerden nasıl yararlandığı, beslendiğini görme imkânı veriyor.

Benim hedefim de hayatta dindar kalabilmek için verilmesi gereken mücadeleyi açığa çıkarmaktır. İman; bir etiket, kartvizit değil. Korumak için çok çalışmak gerekiyor. Kur’an da buna dikkat çeker. Yazdığım hayat hikâyelerinde de bu konu başat. Hayat- dindarlık ilişkisine dair nüansları başka başka insanlarda görmek de bana kazandırdığı öğrenme biçimi. Kendi eksikliklerimi de görüyor, düzeltmeye çalışıyorum. Tabi çocukken öğrenmek gerekiyor ve okul eğitimini ne kadar önemli olduğu açığa çıkıyor. Kuralları değil âlemi, hayatı, insana faydalı olmayı sağlayacak hikâyeler ve atölyelerle şeklinde programlamalıyız, ana okul eğitimini.

Son iki hâtıratınızdan yola çıkarak sormak istediğim iki şey var: Hayat hikâyeleri neden yazılır ve neden okunmalıdır? “Az çok benzer şekillerde oluşan yaşanmışlıklar, neden kamuya açık hâle getirilir?”

Hayat hikâyeleri benzer değil bence. Çünkü insanlar benzemiyor. Kardeşler ne kadar benzer mesela. Yaşanan olaylarda benzerlik olabilir. Bunlar üzerine hayat hikâyelerinden çalışmalar yapabiliriz. Aynı yaşlarda 10 hayat hikâyesinde “Onlar da Bir Zamanlar Gençti ve Hatıratlarda Kur’an Eğitimi” diye iki makalem var. Burada yaklaşık yıllarda aynı eylem üzereyken yaşanan, farklılık ve benzerliklerin açığa çıkartılması hedeflenmiştim. Dolayısıyla hatıratlar, roman gibi okunup konacak kitaplar değil. Birçok çalışmaya kaynaklık edebilir. Neden yazılması gerektiğine gelince tecrübe paylaşımı ve geleceğe karşı sorumluluk diye düşünüyorum. Geçmiş yazılmasaydı tarih olmazdı. Memlüklüler dönemi yazılmasaydı kaç tane kadın hoca, hangi dersler, kadın hocaların tanınmış sonradan âlim olmuş erkek öğrencileri vs… dolayısıyla yazı kayıttır. Mikro-bazda bile yazı iyi bir jest olur. Çocuğunuzun ilk 2 senesine dair günlük yazıp 18 yaşında hediye ettiğinizde onu ne kadar sevindireceğinizi bir düşünün. Sadece sizin bildiğiniz bilgiyi, tecrübeyi, yaşanmışlığı paylaşmak hem olgunluk hem de mutluluk kaynağı olsa gerek diye düşünüyorum.

Şimdi müsaadenizle “Briçten Belagat’a, Fatma Serap (Can) Karamollaoğlu Hâtıratı, (İşaret 2021)” özelinde daha detaylı konuşmak istiyorum. Fatma Serap Hocahanım’la olan ilişkiniz nasıl başladı, onun hayatını özellikle kaleme almak isteyişinizin ana motivasyonu ne oldu?

Serap Hocahanım tefsir dersi grubumuzda. Onlar önce başlamış. Ben ve bir arkadaş da emekli olduktan sonra girdik. Öylece tanıştık. Dersteki konuşmaları, yaptığı işler önemliydi. Hasan Aksay Hatıratı’nı bitirince teklif ettim. Serap Hocahanım’ın vakti yoktu ama pandemi şansımız oldu. Hayatın iptal edilmesi, bize o boşluğu kazandırdı ve zoom üzerinden önce konuştuk sonra da yazmaya başladım. Yayınevi de hızlı davrandı, bir sene olmadan kitap çıktı. Yukarıda biraz cevap verdim bu soruya. Tekrara düşmemek için almıyorum ama onun hayatında da çok önemli eşikler, imkânlar, ilişkiler var. Cumhuriyet sonrası toplumsal hayatta dindarlık biçimlerinin konjonktür üzerinden şekillenmesini izlemek de önemliydi.

Son olarak yetişmekte olan ve bu hatıratların hayatlarına dokunduğu genç arkadaşlarımıza “İslâm’ın neşesi”yle ömürlerini imar etmek yolunda tavsiyeleriniz ne olur?

Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de İslâm ve Müslümanlar için söylediklerini iyi okusunlar. Allah ne vaad ediyor? Allah’ın vaadi ile kendi taleplerini karşılaştırsınlar yüzleşmek için. Burada benzerlik varsa onlar zaten mutluluğu yakalamışlardır, hayatları meşakkat, sıkıntı içinde de olsa. Bizim dünyaya verdiğimiz değer, Hz. Peygamber (sav)’in verdiğinden daha fazla olmamalı. Yaptığımız iyiliklerin karşılığını da Allah’tan beklemeliyiz. Bu iki kadın hayatını okuyarak kendi hayatlarında bir ilkeyi bile yapmaya gayret etseler arkası gelir. Mesela tembellikten vazgeçip çalışmayı tercih etseler. İnsan kendiyle yüzleştiğinde aslında olmuyor dediği işlerin, kendi tembelliğinden kaynaklandığı hâlde başka bahaneler bulduğunu çok rahat görecektir. Dolayısıyla tembelliğinin nedenlerini düşünüp, birer birer o eşikleri atlayıp, iyiliğe dair elinden gelen çalışmanın imkânlarını sağlasınlar derim.

Selam ve saygılarımla

İlginizi Çekebilir

İlginizi Çekebilir