(Hayati İnanç’ın sohbetlerinden derlenmiştir.)
Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sevgisinde bu millet bambaşka bir özellik arz eder. Sadece O’nu anan, O’ndan bahseden şiirler bir araya toplansa göz kamaştırıcı bir külliyat ile karşı karşıya kalırız. Meşhur şair Nabi’nin Medine-i Münevvere’ye girerken söylediği mısralar üç küsur asırdan beri bir klasik olarak her gönülde yer etmiştir:
Sakın terk-i edebden kûy-ı Mahbûb-ı Hudâ’dır bu
Nazargâh-ı İlâhîdir Makâm-ı Mustafâ’dır bu
Mürâât-i edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha
Metâf-ı kudsiyândır busegâh-ı enbiyâdır bu
Her vesileyle O’nu anmayı, O’nun sevgisini tazelemeyi usul ittihaz etmiş milletimiz, şairlerimiz. En tepeden en dibe kadar, bizde herkes şairdir. Tahtta oturan sultan da şair, dağdaki çoban da şairdir ve onlar hep Resulü Zîşan Efendimizi övmeyi sanatın merkezine koymuşlardır.
“Özünü alçak gören serdâr olur
Ene’l-Hak da’vî kılan berdâr olur
Er odur ki Hak yoluna baş oynaya
Döşeğinde ölen yiğit murdâr olur”
Birinci ve ikinci mısralarda dervişlik, tasavvufi bir derinlik mevcut. Diyor ki “Bir kişi kendini alçak görürse yükselir, alçalanı Allah yüceltir.” Daha sonraki şairlerimizin diyeceği gibi “Mütevazi olanı Rahmet-i Rahman büyütür.” İkinci mısrada Ene’l Hak dava eden Hallâc-ı Mansur gibi darağacına asılır, idam edilir. Aynı şair kıta daha bitmeden “Er odur ki Hak yoluna baş oynaya” diye ekliyor. Adam dediğin odur ki erkek, yiğit delikanlı odur ki Hak yolunda, doğru yolda, insanlığa hizmet, halka hizmet, Hakk’a hizmet yolunda baş oynar, deniyor mısrada. Baş oynamak da kritik bir tabir. Yani canını hiçe sayma, kelleyi koltuğa alma diyebiliriz günümüz Türkçesiyle. Ardından döşeğinde ölen yiğit murdar olur, diyor şair.
“Bizi bu aşka çalap dî serü sâmân yazmış
Bu gönül derdine leblerini derman yazmış”
“Çalap” çok eski Türkçemizde “Allah” manasında kullanılıyor. Yani “Canından da malından da fedaya hazır bir âşık olarak yazılmış bizim kaderimiz.” diyor. Biz ana rahminden beri âşığız. “Bu gönül derdime ise leblerini derman yazmış.” Sevgilinin iltifatından başka da ilacı yok. İşte bu bütün şairlerimizin ortak işlediği bir konudur.
Dilberinden rahme er olmazsa ol dil hasta ya
Kimseler derdime derman edemez
Sultan Fatih de aynı şeyi söylüyor. Sevgilisinden iltifata kavuşamazsa hiçbir tabip ona fayda vermez.
Leblerinden sorarım ben kim için gözyaşını
Leb i yakutu benim üstüme mercan yazmış
Dudak kırmızıdır, aşkı temsil eder. Kırmızı aşkın da rengidir, gülün de şarabın da dudağın da ölümün de. Bu renk üzerinde çok durulur. Her coşkulu değer, kıymet neden bahsediyorsa kırmızı üzerinden âl, lâl, yakut rumuzlarıyla, metaforlarıyla şairlerce hep işlenmiştir. Kadı Burhaneddin de onlardan biri. Çok sonraları, 19. yüzyıl şairlerimizden Muallim Naci:
“Meşhedim mahşer kesilmiş bende yok sözden eser
Kıssa-i rengînimi hûn-ı revânım söylesin”
Kabristan, mahşer yeri gibi, ses yok, söz yok ama akan kanım hikâyemi anlatsın diyor. Kanın anlattığı hikâye kırmızı bir hikâyedir. Kırmızı aşk-ı ölüm demektir. Yani ayak sesleri, ilerde ortaya çıkacak çok büyük parlak şairlerin öncülüğünü yapmış.
“Müşkül oldur ki onun zülfüne derbendem ben
Başıma iş bu kazayı dahi asan yazmış”
Müşkül olan zor olan şudur ki ben onun zülfüne bağlıyım, diyor. Her âşık sevgilinin zülfüne bağlı olarak tahayyül eder kendini. Böyle söyler, çünkü zülüfler kuşu avlamaya yarayan o kıvrımlı tuzağa benzer. Dolayısıyla her telinde bir âşık sallanır. Yani genel olarak şiirimizde böyle bir muhayyile var. Ben böyle yazılmışım, bu kazayı da bana yazan kolay olarak yazmış, diyor. Çok ileride Şeyh Galib’in diyeceği de budur:
“O zaman ki bezm-i candâ bölüşüldü kâle-i kâm
Bize hisse-i mahabbet dil-i pâre pâre düştü”
“Ruhlar meclisinde bizim hissemize parça parça bir gönül düştü, Âşıklık bize ezelden mukadderdir.” diyor. Aynı şeyleri söylüyor gördüğünüz gibi.
“Lebleri kanıma girdiği içün münşii hüzn
Sorulursa deyu tarih ile kan yazmış”
Onun dudakları ve ona olan arzumun şiddeti benim canıma mal olduğu ve kanıma girdiği için ‘Kan’ yazmış. İşte sevgili, gül, aşk, ölüm. Hakkımızda yazılan hep kan, ölüm. Yani aşkın bedeli edebiyatımızda daima, bedeli demek istemiyorum az gelir, ilk taksiti can olarak görülür. Candan geçmeden sevda derdi, aşk iddiası bâtıl kabul edilir, ciddiye bile alınmaz.
“Geh i sadi gözleri içün ben gözümü ayn edeyim
Gah i elif boyu içün kaddim içün nun edeyim”
Bu mısrada da çok enteresan bir sanat yapmış. Beyitte dört harf geçiyor: Sad, ayn, elif, nun. Bu harfleri bilenler çok kolay anlayacaklar. Sevgilinin gözleri badem gibi ‘Sad’ harfini andırır. Edebiyatımızda sevgilinin her bir ayrıntısı, saçı, gözü, dili, dudağı, eli, ayağı, boyu bir harf ile temsil edilir. ‘Ayn’ Arapça göz demektir. Aynı zamanda su kaynağı demektir. Türkçe de suyun gözü deriz. “Ayn” ve “Sad”ı yan yana koyarak “O badem gözlü için ben de ayn olayım” yani gözümden yaşlar aksın, ben ağlayayım diyor. Fakat bir taraftan da göz demiş oluyor.
Boyu “Elif” gibidir ona kavuşmak isteyen ben de “Nun” gibi olayım. “Nun” eğiktir, sevgili upuzun selvi boylu, gösterişli, salına salına yürüyor ama âşık bükülmüş. Bazen “Dal” harfine bazen “Nun” harfine benzetirler. Fakat burada şair Kadı Burhaneddin “Nun” harfine benzetiyor. “Nun” ve “Kalem” ayetine atıf. Çok enteresan. İç içe semboller, iç içe metaforlar, iç içe çağrışımlar, telmihler ve çeşit çeşit sanatlar mısra içinde kendini gösteriyor.
Yabancı dil öğrenen kardeşlerimize sorduğumuz zaman İngilizceyi biliyorum diyorlar. Orta derece, iyi derece yahut çok iyi derecede biliyorum diyen dâhil olmak üzere kendini bir muaheze etsin, teraziye koysun. Şiir yazacak kadar biliyor mu acaba? Soruyu böyle sormak lazım.
Rahmetli Cinuçen Tanrıkorur bir dili biliyorum diyene “O dilde rüya görmüyorsan, o dilde şiir yazamıyorsan, kızdığın zaman o dilde muhatabına haykırmıyorsan o dili biliyorum deme!” derdi. Rüyasını dahi görüyor olmak lazım. Bu çapta yabancı dil kaç kişi biliyor doğrusu merak ederim.
Muhatabımız, bahsimizin konusu olan devlet başkanı Kadı Burhaneddin; kadı, devlet başkanı, şair, âlim. Arapçayı ve Farsçayı şiir yazacak seviyede biliyor. Türkçeyle beraber üç. Bunun dışında üç yabancı dil daha biliyor ve henüz Yıldırım döneminin öncesindeyiz. Daha önce bir vesileyle temas etmiştim, “Arabi enbiya lisanıdır, Farisî evliya lisanıdır, Türkî ümera lisanıdır.” Yani büyük devlet başkanlarının ağzına yakışan bir dildir. Yazısına, kalemine yakışan bir dildir. Türkçeyle devlet edilir. Çok güzel ve parlak bir örneği karşımızda.
Bu şahsın eseri bizde değil maalesef. İngiltere’de British Museum’ da. En azından yerini biliyoruz. Bizim buradaki vefasızlığımız, ihmalkârlığımız ortadadır. İhmal tamam da bunu ihlale varacak kadar abartmamak lazım. Kendi hazinemizdir, kendi değerimizdir. Köküne sahip çıkanın âtisi parlak olur. Yahya Kemal üstadın dediği gibi, “Kökü mâzide olan âti olmak”
İnsanın nefsi neyi arzu ediyorsa ona sahip olmak kişiyi verimsizleştiriyor. Her neden korkuyor ve kaçınıyorsak aslında insanı o, olgunlaştırıyor. Dert, bela, illet, killet (azlık), zillet, gurbet, hasret… İnsan böyle pişiyor. Şemsi Tebrizi hazretlerinin kelamı şudur: “İlim talebesine zillet ve gurbet lazım, aksi hüsrandır.” Şiiri bir ilim şubesi olarak görebiliriz. Beş yıldızlı şartlarda yaşarken lüks ve rehavet içindeyken pek mümkün görünmüyor.
Azeri şair Bahtiyar Vahabzade’ ye nasıl şair olunur denildiğinde, “En sevdiğini elinden alacaksın, benim vatanımı aldılar.” demişti. “İnci sancı mahsulüdür.” derler.
“Minicik gövdeme yüklü Kafdağı, bir zerreciğim ki Arş’a gebeyim.” diyen Necip Fazıl Kısakürek’i hatırlarsak, ızdırabın olmadığı yerde böyle eserlerin ortaya çıkmayacağını anlamış oluruz. Her ne bizim için acı, ızdırap sebebiyse onlar aslında en kıymetli olan şeylerdir. Tabii kıymetini de bilmek şartıyla. Kadı Burhanettin’ den kısa süre sonra divan sahibi şair sultan Fatih Mehmed, daha işlenmiş bir aruz ve daha zenginleşmiş bir Türkçeyle meseleyi şu şekilde ifadeye koyuyordu:
“Ağlasa âşık belâ-yı hecr ile nâlân olup, Gözlerinden akan anun yaş yerine, kan olup.”
Aynı şeyi söylüyor. Âşık dediğin ağlamalıdır, kavuşmamalıdır. Aşkta kavuşmak olmaz. Fakat ağlaması herkesin bildiği gibi saydam, sıvı, su renginde olursa geçersiz. Eğer muhakkak ağlayacaksa ağlaması herkes gibi olmamalı, onun gözünden kan gelmelidir. Tamı tamına atasına benziyor!
Hiçbir başarı tesadüfi değildir. Başarılı olana bir bak! Tesadüfen, kendiliğinden pat diye piyangodan çıkan bir başarı olmaz. Bir sebebi vardır. Çalışmıştır, birikimi vardır, hak etmişliği vardır ve tabi o hâliyle imtihandadır. İnsana ne kadar çok kabiliyet verildiyse imtihan da o mertebeden oluyor, işi zorlaşıyor. O yüzden geleneğimizde devlet büyüklerine, devlet yönetenlere merhametle, dua ederek, gücü yetiyorsa nasihat ederek bakılır. İmrenme, kıskanma biçiminde değil. Yahu adam belasını bulmuş nesini kıskanıyorsun! Onlar da zaman zaman söylüyorlar zaten, “Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır.”
“Erenler bu dünyaya kılmaz nazar,
Bunda aklı var kişi kılmaz karar,
Bu dünya gölge durur kovar kaçsan,
Bir kişi ki kaçar ondan ol kovar.”
Aklı başında olan adam bu dünyaya tenezzül edip bakmaz. Akıllı olan kişi burada kalacak gibi davranmaz, misafir gibi davranır…