Cumartesi, Ocak 17, 2026

Merhametin Tarihi: Türk-İslam Medeniyetinde Rahmet Ahlâkı

Nezaket Rumeysa Kösem
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi-Tarih

Paylaş

Üç aylar, sadece ibadet takviminin değil, medeniyet hafızamızın da kapılarının aralandığı bir zaman dilimidir. Bu aylar yaklaşırken sıkça telaffuz ettiğimiz “rahmet” ve “merhamet” kelimeleri, Türk-İslam tarihinde soyut birer ahlâk ilkesi olmaktan çok daha fazlasını ifade eder. Merhamet, bu medeniyetin dünyayı okuma biçimi, insanı konumlandırma tarzı ve gücü sınama ölçüsüdür. Tarihe yakından bakıldığında görülür ki Türk-İslam dünyasında merhamet, hissedilen bir duygu değil; inşaa edilen bir düzendir.

İslam düşüncesinde merhametin kaynağı ilahidir. Kur’an, Allah’ı “Rahmân” ve “Rahîm” isimleriyle tanımlar; yani merhamet, varoluşun merkezindedir. Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” hadisi, bu ilkenin toplumsal hayata nasıl taşınması gerektiğini gösterir. Türklerin İslam’la tanışması ise bu rahmet anlayışını yeni bir kültürel zeminle buluşturur. Orta Asya Türk topluluklarında zaten mevcut olan koruyuculuk, paylaşma ve boy dayanışması, İslam’ın evrensel merhamet öğretisiyle birleşerek güçlü bir ahlâkî sentez oluşturur.

Karahanlılar döneminde yazılan Kutadgu Bilig, bu sentezin erken bir belgesidir. Yusuf Has Hacib, hükümdara seslenirken adalet, akıl ve merhameti birlikte anar. Ona göre iyi bir yönetici, halkına karşı sert değil; adil olduğu kadar merhametlidir. Bu metin, Türk-İslam siyaset düşüncesinde merhametin zayıflık değil, devlet aklının bir gereği olarak görüldüğünü açıkça ortaya koyar.

MERHAMETİN İNŞAASI

Selçuklu dönemine gelindiğinde merhamet, kurumsal yapılarda daha görünür hâle gelir. Nizamiye Medreseleri yalnızca ilim merkezleri değil; talebelerin barındığı, iaşesinin karşılandığı, ilmin sosyal adaletle buluşturulduğu mekânlardır. Aynı dönemde kurulan darüşşifalar, Türk-İslam dünyasının insan anlayışını yansıtan en çarpıcı örneklerdendir. Kayseri Gevher Nesibe Darüşşifası’nda akıl hastalarının zincire vurulmadığı, su sesi ve musikiyle tedavi edilmeye çalışıldığı bilinmektedir. Bu yaklaşım, hastayı “yük” olarak değil, emanet olarak gören bir merhamet tasavvurunun ürünüdür.

Osmanlı medeniyetinde ise merhamet adeta şehrin dokusuna işlenmiştir. Vakıf sistemi, bu anlayışın omurgasını oluşturur. Fatih Sultan Mehmed’in vakfiyesinde, İstanbul sokaklarında dolaşıp kimsenin görmediği ihtiyaç sahiplerini tespit edecek görevlilerden söz edilir. II. Bayezid’in Edirne’de kurdurduğu darüşşifa, Avrupa’da akıl hastalarının dışlandığı bir dönemde, onları tedavi etmeyi amaçlayan bir merhamet kurumu olarak dikkat çeker. Hatta Osmanlı vakıfları arasında, kışın yiyecek bulamayan kuşlar, sakatlanan hayvanlar ve borcunu ödeyemediği için mahcubiyet yaşayan esnaflar için kurulmuş olanlar da vardır. Merhamet burada sadece insana değil, tüm mahlûkata yöneliktir.

MEDENİYET AHLÂKI

Osmanlı hukuk anlayışında da merhametin izleri görülür. Şer‘iyye sicilleri incelendiğinde, kadıların yalnızca hukuku uygulamakla kalmadığı; tarafların sosyal durumunu, yoksulluğunu, mağduriyetini dikkate alan kararlar verdiği görülür. Ceza hukukunda “ıslah” fikrinin öne çıkması, merhametin adaletle birlikte düşünülmesinin bir sonucudur. Çünkü Türk-İslam geleneğinde adalet, merhametsiz olduğunda zulme; merhamet, adaletsiz olduğunda keyfîliğe dönüşür. Bu ikisi arasındaki denge, medeniyetin ahlâkî omurgasını oluşturur.

Tasavvuf geleneği ise merhameti insanın iç dünyasında derinleştirir. Ahmed Yesevî’den Yunus Emre’ye, Mevlânâ’dan Hacı Bektaş-ı Velî’ye uzanan çizgide merhamet, insanı insan yapan temel erdem olarak ele alınır. Yunus Emre’nin “Bir kez göl yıktın ise bu kıldığın namaz değil” dizesi, ibadetin bile merhametle anlam kazandığını söyler. Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde anlatılan hikâyeler, insanın kusuruyla birlikte sevilmesi gerektiğini vurgular. Bu anlayış, toplumu bir arada tutan görünmez bir ahlâk bağı oluşturur.

Üç aylar, işte bu tarihsel birikimi hatırlamak için bir fırsattır. Bugün merhameti çoğu zaman bireysel bir duygu, kişisel bir iyilik hâli olarak konuşuyoruz. Oysa Türk-İslam medeniyeti, merhameti kurumlaştırmış, şehirleştirmiş ve hukukla ilişkilendirmiştir. Merhamet, sadaka taşında somutlaşmış; imarette sıcak çorbaya dönüşmüş; darüşşifada şifa, vakfiyede sorumluluk olmuştur.

Belki de bugün en çok sormamız gereken soru şudur: Merhameti yeniden bir medeniyet dili hâline getirebilir miyiz? Üç aylar, bu soruyu yalnızca kalbimize değil, toplumsal hafızamıza da sormamız gerektiğini hatırlatır. Çünkü merhamet, Türk-İslam tarihinde bir süs değil; bir varoluş biçimidir. Ve unutulan her merhamet, biraz daha eksilen bir medeniyet demektir.

İlginizi Çekebilir

İlginizi Çekebilir