Perşembe, Nisan 3, 2025

Kimin Lafı Geçiyor?

Zeynep Şevval Koçal
Üsküdar Üniversitesi-Klinik Psikoloji

Paylaş

Tarih okuması yaptığımızda farklı zamanlarda ve topluluklarda işlerin birbirinden farklı yürüdüğünü görürüz. Kimi toplumlarda sağlık uygulamaları farklıyken kimilerinde eğitim metotları farklıdır. Bu yöntemlerin ayrışmalarının sebebi ise her topluluğun her kavrama verdiği anlamın farklı olmasıdır.

Psikoloji de diğer bilim dalları gibi gün geçtikçe kendisine yeni tanımlar ve yöntemler katıp gelişen bir alandır. Kapsamlı bir araştırma ile dün soru işareti bırakılan alanların yerine bugün yeni cevaplar gelebilir. Buradan yola çıkarak psikoloji tarihinde kişilik kavramı nasıl ele alınmış diye bir bakalım.

Kişilik kavramı tarihte nasıl işlenmiş diye baktığımızda karşımıza MÖ. 460’da doğan ve yaşadığı dönemde ün sahibi olan Hipokrat’ın ve onun öğrencisi Empedokles’in ortaya koyduğu 4 element (hava, su, ateş ve toprak) teorisi çıkar. Hızla günümüze yaklaşıp on sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllara baktığımızda ise kişiliği tahmin etmek için insanların kafatasını inceleyen ve çıkarımlar yapan Alman doktor Franz Joseph Gall ile karşılaşırız. Bir tarafta hava, su diğer tarafta kafatası boyutu derken kuramcıların bu kavrama çok farklı açılardan yaklaştıklarını görürüz. Günümüze gelene kadar kimilerinin kişiliğin çevreden etkilendiğini öne sürdüğünü kimilerinin de kişiliğin biyolojik olduğunu dile getirdiklerine rastlarız.

Günümüzde ise kişilik, insanın iç ve dış çevresiyle kurduğu, diğer insanlardan ayırt edici, tutarlı ve yapılaşmış bir ilişki biçimi olarak tanımlanıyor (Cüceloğlu D., 1993, İnsan ve Davranışı). Farklı bir tanımda ise kişiliği, bireye özgü duygu, düşünce ve davranışların örgütlenip bütünleşmesi olarak görüyoruz (Güvenç B., 1984, İnsan ve Kültür).

İD-EGO-SÜPEREGO

Psikanalitik yaklaşımın öncüsü Freud ise kişiliği üç katmanda işler: İd-ego-süperego. İd, kişiliğin en ilkel ve dürtüsel arzularının olduğu kısımdır. Kişinin zevklerini ön plana alır ve vakit kaybetmeden dürtülerin hemen gerçekleşmesini ister. Örneğin önünüzde en sevdiğinizden orman meyveli pasta duruyor. Fakat arkadaşlarınızın gelmesini beklemek durumundasınız. İd pastayı hemen yemenizi ister. Kimi durumda insanlar İd’in bu sürecini mantık çerçevesinde düşünemez ve hemen onun isteğini yerine getirir.

Akıl yürütüp İd’in isteklerini dengelemeye ve mantıklı zemine oturtmasını bilebilenlerde devreye Ego girer. Yani aslında Ego’nun işlevi yaşadığımız dünyadaki düzen ile içimizdeki İd’in istekleri arasında kişiyi dengede tutmaktır. Örneğin yukarıdaki pastayı gördüğünüzde “Arkadaşlarım geldiğinde yiyebilirim.” mesajı ego tarafından verilir. Fakat Ego, mantığı devreye sokup ilerlemeye çalışsa da çoğu zaman İd’in isteklerini yerine getirir. Doğru ya da yanlışa odaklanmaz ve ahlaki ilkelerden beslenmez. Örneğin büyük kardeş küçük kardeşe oyuncağını kırdığı için bağırmak istiyor. Bu İd’in bir isteği gibi durur. Ego ise “Annen yokken bağırırsan sana kızmaz.” diye akılcı bir yol gösterir. Süperego ise bunun, yapılması hoş olmayan bir davranış olduğunu kişiye hatırlatır.

Toplumda ahlaklı olarak görülen, doğru ya da yanlışı ayırt ettiğimiz kararlar Süperego’dan gelir. Psikolojide bu kısım vicdan olarak da isimlendirilir. İşte bu durumda Ego bir yandan İd’in isteklerini uygun koşullar içerisinde yerine getirmeye çalışırken diğer yandan da Süperego’nun yergilerinden kaçmak ister. Kimi zaman da Ego, İd’in uygunsuz isteklerinden kurtulmak için bazı savunma mekanizmaları kullanır: Bastırma, inkar gibi. Ego, İd’in isteklerini daha rasyonel bir zemine oturtup İd’in isteklerinden zarar görmemeyi de amaçlar. Freud’a göre bahsettiğimiz bu üç yapının hepsi birbirleriyle çelişki halinde yaşar.

KİMİN LAFI GEÇİYOR?

Yukarıda bahsettiğimiz gibi bir kavramın tanımı her yüzyılda yenilenmiş, kimi zaman reddedilmiş kimi zaman üzerine yenilikler eklenerek devam etmiştir. Freud’un bu kişilik kuramı kimileri tarafından reddedilmiştir. Eleştiriler, Freud’un insanın en önemli parçası olarak İd’i göstermesi ve davranışlarının temelinde cinsel dürtüler olduğunu söylemesinden kaynaklanır. Bu kuramı reddeden kişiler aynı zamanda insanı, dürtüler tarafından ele geçirilmiş bir türe indirgemenin çok yetersiz olduğunu söylerler. Freud’un çok dar bir bakış açısı ile kişiliğe baktığına, önemli unsurları göz ardı ettiğini düşünürler.

Peki biz bu kuramda bahsedilen üç kişilik katmanını günlük hayatımızda kendi üzerimizde görüyor muyuz? Öyle ya da böyle, doğruları ve yanlışları olduğunu kabul ederek, bu kuramdan yola çıkarak şunu sorabilir miyiz kendimize: İçimizden gelen ve isteklerimizi hemen yapmamızı öğütleyen İd’i dinlediğimiz zamanlar çok mu yoksa Ego ile isteklerimizi dengede tutmaya mı çalıyoruz?

Freud’un kişilik kuramının çok çok kısa bir bölümüne değinmeye çalıştık. Fakat bu kadar bilgi bile bizleri bir şeyleri düşünmeye itmeli değil mi? Evet belki üzerine çok şeyler yazılıp konuşulacak hatta belki reddedilecek bir konu olarak karşımızda duruyor Freud’un kişilik kuramı. Fakat günlük hayatımızda bizi yönlendiren daha çok hangisi diye de düşünmeye bir mani de yok sanırım. Sizde direksiyon kimin elinde? İd’in mi, Ego’nun mu, Süperego’nun mu?

Yazıda Faydalanılan Kaynak: Hazar, Ç. (2006). Kişilik ve İletişim Tipleri. Selçuk İletişim4(2), 125-140.

İlginizi Çekebilir

İlginizi Çekebilir