Pazar, Nisan 6, 2025

İlim Geleneğimizin Örnek Şahsiyeti: Mehmet Emin Saraç 4

Ümmü Gülsüm Yeşil

Paylaş

Şüphesiz ilmî şahsiyetin inşasında ailenin rolü tartışılmaz bir öneme haizdir. Nitekim birçok ilim erbabının ilk eğitimini aile ocağında tahsil ettiğini müşahede etmekteyiz. M. Emin Hocaefendi de henüz küçük yaşlarda ailesinin tevcihi ile İslâmî ilimlerle tanışır.

Hocaefendi, İslâmî ilimlerin tahsilinin gelenek hâlinde nesilden nesile devam ettiği bir aileye mensuptur. Büyük dedesi Ali Efendi, Batum Kadısı’dır. Dedesi Üzeyir Efendi ise zahirî ilimlerin yanı sıra tasavvufî ilimleri de şahsında cem etmiştir. Nakşî tarikatından Ali Haydar Efendi’nin şeyhi İsmet Efendi’nin Erbaa’daki hulefasından Bahrullah Efendi’ye müntesip bir müderristir. Babası Hafız Mustafa Efendi ise yine Bahrullah Efendi’ye intisap etmiş aynı zamanda tek parti döneminin kıskacında dört evladını da hafız yetiştirecek ölçüde gayret-i diniyye sahibi bir insandır. Hocaefendi, o kritik dönemde anne ve babasının himmet ve takdire şayan gayretleri ile hafız yetişmiştir. Denilebilir ki onun İslâmî ilimlere olan ünsiyeti henüz küçük yaşta iken ailesinden aldığı müstesna eğitime dayanır.

Hocaefendi’nin derslerindeki istikrar ve devamlılığının birtakım zor şartlara rağmen ilim halkasından asla taviz vermeme azimetinin temellerini, babası Hafız Mustafa Efendi’nin mahkemeye çıkmak pahasına Kur’an ilimlerinin talimini üstlenme azimetinde aramak yanlış olmayacaktır.

İlmî şahsiyetin temelinde, günün şartlarına göre iyi ve etraflı bir tahsil aranır. M. Emin Hocaefendi’yi bu açıdan ele aldığımızda, hocalarının o dönemin en liyakatli, İslâmî ilimlere vukufiyeti üst düzey olan şahsiyetler olduklarını görürüz. Yaşadığı dönem itibariyle Osmanlı bakiyesi âlimlere yetişebilmiş, böyle olunca da İslâmî ilimleri ilim ehlinden tahsil imkânını elde etmiştir. Ancak Türkiye’nin hassas bir süreçten geçiyor oluşu, ilim erbabını ders okuma ve okutma hususunda bir hayli zorluyordu. Bu sebepten Hocaefendi, İslâmî ilimler konusunda başka merkez arayışına girmiş ve hocası Ali Haydar Efendi’nin de teşviki ile Kahire’ye tahsil maksadıyla göç etmiştir. Dönemin ilim merkezlerinden biri konumunda olan Mısır’da eğitim almış olması ve bilhassa Zahid Kevserî’nin rahle-i tedrisinden geçmiş olması, onun ilmî kişiliğinin teşekkülünde fevkalade müessir olmuştur.

Bu anlamda kendini bahtiyar sayan M. Emin Hocaefendi sık sık derslerinde şunları dile getirirdi: “Siz talihsiz bir zamanda dünyaya geldiniz. Siz her şeyi numune olan hakikî âlimlere yetişemediniz. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Muhammed Zahid el-Kevserî Efendi, Ali Haydar Efendi, Ömer Nasuhi Efendi, Gümülcineli Mustafa Efendi, Bekir Hâki Efendi, Mahmud Sami Efendi, Ali Yekta Efendi, Fuat Efendi… Ve diğerleri ne mübarek zatlardı.”

Hocaefendi’nin hocalarının bütününde müşahede ettiğimiz olgu, talebenin yalnızca talimiyle değil, terbiyesiyle de bihakkın meşgul olmuş olmalarıdır. O dönemin tedris faaliyetinin bir unsuru olarak öne çıkan bu gerçeklik, hoca ve talebe arasında ciddi bir hukuku gerektiriyordu. Bu ise zamanla hoca ve talebeyi hemhâl kılıyordu. Dolayısıyla hocalarının M. Emin Saraç Hocaefendi üzerinde yalnızca ilmî anlamda değil fikrî, ahlâkî birçok husustaki tesirinden söz edilebilir.

ALİ HAYDAR EFENDİ İLE HATIRALARI

Emin Saraç Hocaefendi, Ali Haydar Efendi’den 1943 ve 1950 yılları arasında fasılasız sekiz sene ders almış ve sonrasında yine onun tevcih ve irşadı ile Mısır’a gitmiştir. Malumdur ki bu uzun süre içerisinde Ali Haydar Efendi’nin Hocaefendi üzerinde dikkate şayan bir etkisi mevcuttur.

Hocaefendi röportaj ve dersleri esnasında Ali Haydar Efendi’den devamlı surette sitayişle söz eder. Kendisinin aksatmadan her pazar sabahı Fatih Camii’nde okuttuğu ve okutulmasını tavsiye ettiği Şifa-i Şerif sevgisini Ali Haydar Efendi’den tattığını anlatır. Ali Haydar Efendi’nin meclisleri zahirî ve batınî ilimlerin cem edildiği manevî yönü ağırlıklı olan derslerden müteşekkildir.

“Haftada iki veya üç defa Ali Haydar Efendi Hocamızda okumaya giderdik. Kendisinden Merâki’l Felah, Kudurî Şerif, Şerhu’l Akâid, Şifa-i Şerif ve Mirât gibi kitapları okurduk. Şifa-i Şerif zevkini bana aşlayan insandır. Şifa-i Şerif’i okurken gözlerinden yaşlar nasıl süzülürdü bir görseniz… Hem ders mütalaası hem de maneviyat, dersleriyle mezcedilmişti.

Ali Haydar Efendi Hocamız sesi, sözü, neşesi yerinde bir insandı. Dersi tane tane anlatırdı, yüksek sesle konuşurdu. Hatta biz ‘Herhâlde kulakları duymuyor da onun için böyle yüksek sesle konuşuyor.’ derdik. Tek kişiye ders okuturken elli kişiye, yüz kişiye derse okutur gibi dikkat ve itina gösterirdi.”

Hocaefendi’nin Ali Haydar Efendi’ye dair naklettiği hatıralar, ilim camiası için numune kabul edilebilecek bir azmin örneğini gözler önüne seriyor:

“Biz yazları birkaç ay memlekete giderdik. Mesela Ramazan’dan sonra gider, Kurban’dan sonra gelirdik. Bir defasında biraz gecikmiştim. Bana ‘Niçin böyle haylazlık yapıyorsun, talebe böyle haylazlık yapar mı?’ diye biraz kızmış ve tembihte bulunmuştu. Bir defasında memleketten döndükten sonra yine derse gittim. ‘Hocam derse başlayacak mıyız?’ diye sordum. Ellerini şöyle yana açarak ‘Hâlimi görüyorsun ya, artık çok yaşlandım, nefesim yetmiyor. Bu sene ders okuyamayacağız.’ dedi. Ben de boynumu kırdım, cevap vermedim, döndüm. Ertesi gün -bugünkü gibi hatırlarım- Üçbaş Medresesi’nde minarenin dibindeki birinci kapıdır bizim odamız, Hocamızın hanımı, annemiz sabahın saat sekizinde kapıyı çaldı. ‘Efendi baban seni çağırıyor.’ dedi. ‘Ne zaman geleyim?’ deyince ‘Her zaman geldiğiniz gibi öğlen namazında gelirsiniz.’ dedi. Gittim. Hocamız, ‘Dün akşamdan beri uyuyamadım.’ dedi. Ellerini dizlerine vurarak ‘Uyuyamadım.’ diyordu. ‘Ben nasıl talib-i ilim olan bir kimseyi geri çevirdim; bu nefes bu bedende var iken nasıl talib-i ilmi reddettim.’ diye esef ediyor ve ‘Her kim ki kendisine bildiği bir mesele sorulur da cevap vermekten istinkâf ederse Allah Teâlâ ona kıyamet günü ateşten bir gem vurur.’ hadisini okuyor, üzüntüsünü izhar ediyordu. ‘Hadi derse başlayacağız ve bu nefes bu bedende varken derse devam edeceğiz, ne kadar nefesimiz varsa bu yolda sarf edilecektir.’ buyurdu.”

Ali Haydar Efendi’nin keskin hafızasını ve ilimlere vukufiyetini, talebesi M. Emin Hocaefendi şöyle dile getirir: “Bir defasında galiba hîbe bahsini okuyorduk. Ali Haydar Efendi Kudurî’den okutuyor ama ateş gibi hafızası var. Bütün şerhler ezberinde. Kavâid-i fıkhiyye ve usûliyye madde madde kafasında diziliydi sanki. Hîbe bahsini şerhlerinden nakillerle birlikte muhteşem bir şekilde anlattı. Peşinden bana, ‘Şimdi belki aklına şöyle geliyor: Hocaefendi bu konuları bu vüs’atte anlıyor fakat ben anlamıyorum. Bu nasıl olacak?’ diye düşünüyorsundur. Ben de bir zamanlar savt-i âlî ile bu dersleri okuttuğumda bugünkü gibi anlayamıyordum. Bu ilim zamanla inkişaf eder. Allah Teâlâ sana da bu ilmi inkişaf ettirecek inşallah.’ demişti. Benim dersi iyice istiâb edemediğimi gözlerimden anlamış olmalı ki bana bunları söylemişti.”

1 İlyas Karaduman’ın “İlim Geleneğimizin Örnek Şahsiyeti Mehmet Emin Saraç” kitabından derlenmiştir.

İlginizi Çekebilir

İlginizi Çekebilir