Cumhuriyet Dönemi ile birlikte gerek dinî ilimlerin tahsili gerekse dinî eğitimin verilmesi bakımından bir kırılma dönemi yaşanmıştır. Batı’nın İslâm dünyasına yönelik kültürel ve düşünsel meydan okuyuşu beraberinde geleneksel eğitim kurum ve yöntemlerinin gözden geçirilmesi fikrini doğurmuştur. Medreselerin lağvedilmesi, ulemânın toplum dışına itilmesi ve hatta bir günde tahsillerinin yok sayılması, sivil arenada dahi dinî ilimlerin tahsiline yönelik baskılar, geleneksel eğitim mekanizmasının popüler kültür ve pozitivist düşünce karşısında her geçen gün kan kaybetmesine sebep olmuştur.
Emin Saraç Hocaefendi, böylesi bir zeminde ferdi planda köklü geleneğimizi yaşatma mücadelesi veren ve geleneği silmeye yönelik dayatmalara karşı mücadelesinden dönmeyen onlarca isimden biridir. 60 seneyi aşkın bir süredir Fatih Camii ilim geleneğini, hocalarından şahsına tevdi edilmiş kutsal bir vazife bilip sürdüren Hocaefendi, ömrünü talebe yetiştirmeye ve hadis ilmine vakfetmiştir. “Şöhret afettir” şiarı ile hareket etmiş, yazılı bir eser bırakmak yerine selefin kaleme aldığı eserleri anlayarak anlatacak, bir nevi canlı kitap hükmünde olan talebeler yetiştirmeyi 42 kendine vazife bilmiştir. Talebe yetiştirmeyi bir ibadet kabul etmiş, talebelerini hem okutmuş hem geçimlerine katkı sağlamış hem de diğer öğretim kurumlarındaki eğitim ve öğrenimlerine destek vermiştir.
Hocaefendi’nin doğumu Devlet-i Aliyye’nin son bulduğu, Cumhuriyet’in yeni kurulduğu, geçiş dönemi diyebileceğimiz yıllara tekabül etmektedir. Ailesi, hocaları ve yakın çevresi ilmî, fikrî ve siyasî sahada ehil kimselerden oluş[1]maktadır. Osmanlı bakiyesi son ulemânın rahle-i tedrisinden geçip mümtaz şahsiyetlerin meclislerinde bulunması ve bugün yalnızca kendisinden dinleyebileceğimiz birtakım hadiselere tanıklık etmiş olması yönüyle Hocaefendi’nin tanınması, bir dönem Türkiye’sinin siyasî ve ilmî ahvâline ve şartlarına dair ipuçları verecek ve onun anlayışı Osmanlı ulemâsının bakış açısını günümüz insanına sunacaktır.
BİR KANDİL DOĞUYOR
Emin Saraç Hocaefendi, 1930 senesinde Tokat’ın Erbaa Kazası’nın Tanoba Köyü’nde doğdu. İmam Şafiî ve İmam Malik’in tavsiyeleri üzerine Hocaefendi doğum yılını genellikle zikretmez. Hocaefendi’nin büyük dedesi (dedesinin dedesi) Bekazoğullarından Ali Efendi, Batum Kadısı’dır. Soyadı kanunuyla birlikte Saraç soyadını almalarında, Ali Efendi’nin dikkat çeken güzel siması (sirac: kandil) etkili olmuştur. Soyadı kaydeden memurlar, sirac olmaz saraç yazacağız diyerek bu şekilde kaydetmişlerdir.
Dedesi Nakşibendiyye’den Müderris Üzeyir Efendi ise Niksar’ın Mahmud Hüdâyi Hazretleri’nin hulefasından Osman Keşfî Efendi’nin ismiyle maruf Keşfi Camii Medresesi’nin müderrisi idi. Müderris Üzeyir Efendi, dönemin sayılı ulemâsı arasında gösteriliyordu. Babası Hafız Mustafa Efendi ise Tokat’ta Tekke Dairesi denilen yerde okumuş ancak Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle başlayan iç karışıklıklar sebebiyle medreseyi bitiremeden oradan ayrılmak durumunda kalmıştır.
Hocaefendi’nin yetiştiği aile ortamı, Kur’an ilimlerinin tahsil edildiği ve birtakım maddî sıkıntılara rağmen huzurun karar kıldığı bir ortamdı. O günleri şöyle anlatmaktadır:
“Bizim evimiz tam bir Kur’an medresesi idi. Babam teheccüde kalkmanın bereketiyle soğuk kış gecelerinde dahi bütün aile efradını kaldırır, hepimize şefkatle davranır, o teheccüdünü kılarken biz abdestimizi alırız, sonra ders başlardı. Yazları evimizin arkasındaki bahçede Kur’an okuruz. Ortalık aydınlanırken bizim de gönlümüz aydınlanırdı. Seher vakitlerinden güneş doğuncaya kadar bütün aile Kur’an-ı Kerim ile meşgul olurdu. Birtakım maddî sıkıntılar içinde yaşıyorduk, fakat huzurluyduk.”
Henüz altı yaşında iken dedesinin yanında Kur’an-ı Kerim’i hatmetmek suretiyle hafızlığa başlayan Mehmet Emin Saraç Hocaefendi, küçük yaşta hıfzını tamamlar. 1940 senesinde ağabeyi Bahaddin Saraç ile birlikte Niksar Arasta Camii’nde mukabele okur. Merzifon’a davet edilmeleri üzerine, üç sene boyunca Kara Mustafa Paşa Camii’nde mukabele okumaya devam ederler. İslâmî ilimlerin tahsiline yönelik baskılar, beraberinde bu ilimlerin okutulmamasını getirmiş, böyle olunca birçok kesimde İslâmî ilimleri tahsil edenlere teveccüh artmıştır. 1943 senesinde babası, Emin Hocaefendi ve abisini Ali Haydar Efendi’den ders okumak üzere İstanbul’a gönderir. Tekkesi devamlı takip altında tutulan Ali Haydar Efendi, Emin Hocaefendi ve abisini Fatih Camii baş imamı Ömer Efendi’ye emanet eder.
Ömer Efendi’den Kur’an-ı Kerim talim görmeye ve Telhis okumaya başlayan Emin Hocaefendi, üç ay boyunca Fatih Camii’nde misafir kalır. Oradan da Karagümrük’teki Üçbaş Medresesi’ne geçer. Burada ikâmet eden ve 65 sene başkayyımlık yapan Süleyman Efendi’den Buhârî Şerîf’in birinci ve ikinci ciltlerini okumak suretiyle ilk hadis icazetini Muhaddis Hacı Ferhad-ı Rizevî silsilesinden gelen icazetname ile Süleyman Efendi’den alır.
İLİM HİCRETİ
Ders okutmanın bir gelenek hâline geldiği Fatih Camii, tedris faaliyeti açısından İstanbul’daki camilere nispeten daima farklı bir mevkie sahiptir. Emin Hocaefendi’nin İstanbul’a geldiği dönemde de Fatih Camii’nin durumu bu minval üzeredir. Hocaefendi İstanbul’a geldiğinde Fatih Camii’nde “Vaaz” adı altında ulûm-u diniyye eğitim geleneği devam ediyordu.
İslâm ilimlerinin tahsili önündeki baskı ve engeller, memleketi Erbaa’dan İstanbul’a tahsil amacıyla gelen Emin Hocaefendi’yi, Mısır’a kendi ifadesiyle “İlim hicreti” yapmaya mecbur bıraktı. 1950’den sonra Emin Hocaefendi, Ali Haydar Efendi’nin teşvikiyle ilim tahsili için Mısır’a gitmiş ancak Mısır’a gitmesi bir hayli meşakkatli olmuştur. Dönemin şartları yüzünden Mısır’a gitmek için gerekli olan pasaportu çıkarmak oldukça güç[1]tür. Bu sıkıntıları yaşanmakta iken Hocaefendi’ye Bağdat’ta Külliyetü’ş-Şerî’ati’l-A’zamiye adında bir eğitim müessesesinin kurulduğu haberi ulaşır. Böylece Hocaefendi ve kardeşi eğitimlerini Bağdat’ta sürdürmeye karar verirler.
Hocaefendi Bağdat yolunda iken gördüğü bir rüya sebebiyle oldukça zorlu geçen yolculuğu yarıda bırakarak dönme kararı alır. “O gece bir rüya gördüm ve o rüya sebebiyle Bağdat’a gitmekten vazgeçip geri döndüm. Bu vesileyle yaklaşık üç aylık bir zaman geçirdik doğu memleketlerinde. Seferin tesiri bütünüyle üzerimiz[1]de tezahür ediyor. Zayıflamışız… Perişan vaziyetteyiz. Memlekete döndük. Babam ‘Ne oldu size? Neden böyle oldunuz?’ dedi. Babama olan biten hadiseleri anlattık.”
İstanbul’a döndükten sonra ilim tahsil etmeye dair aşkını hiç kaybetmeyen Hocaefendi, Mısır’a yolculuğu mümkün kılmanın yollarını araştırır ve bir hafta içerisinde pasaport temin eder. Böylesi zorlu bir süreçten sonra nihayetinde dokuz sene boyunca tedris ile meşgul olacakları Mısır’a ulaşırlar.
Küçük yaşlarda başlayıp ömrünün sonuna kadar ilim ile hemhâl olmaya devam eden Hocaefendi’nin gerek ilimle olan muhabbeti gerek hocalarıyla olan ilişkisi gerekse karakteri ve ahlâkı üzerinde detaylıca durulması gereken, bizler için ayrı bir inceliğe ve öneme sahip kıymetli bir hazinedir.
FATİH’İN SON DERSİÂMLARINDAN
Emin Saraç Hocaefendi, Türkiye’de klasik İslâm mirasına sahip çıkma gayretinde olan birkaç isimden biridir. Tevarüs edemediğimiz Osmanlı Devleti döneminden kalma ilmî mirasın hem gözetimini hem de yeni nesillere aktarımı vazifesini üstlenmiştir. Zira bu toprakları bize emanet eden ecdadın bu mirasıdır. Aliya İzzetbegoviç’in ifadesinde “Kişi ülkesinden niçin vazgeçemez? Bunu yapamayız çünkü mezarları beraberimizde götüremeyiz; babalarımızın ve dedelerinizin mezarları köklerimizdir. Köklerinden koparılan bir bitki yaşayamaz. Dolayısıyla kalmak zorundayız.” dediği üzere Mehmet Emin Saraç Hocaefendi de bir milletin, tarihinden ibaret olduğu şuuruyla ecdad ve selefle yeni nesiller arasında bir köprü vazifesi görerek hayatî ehemmiyeti hâiz bir vazife üstlenmiştir.
Bugün Mehmet Emin Saraç Hocaefendi, birçoğu mühim tesir bırakmış ulemâmızın ilmî, tasavvufî ve insanî yönlerinin tanınmasında, medeniyetimizin temel taşlarının doğru okunmasında ve birçok tarihî mekânın tarihinin ve manasının anlaşılmasında baş[1]vurulacak en doğru canlı kaynaklardan birisidir. Onu tanımak, hatıralarına şahit olmak bizlere kendimizi okumanın en güzel yolunu gösterecektir. İlerleyen sayılarımızda bizi kendimizi okumaya bir adım daha yaklaştıran Muhterem Hocaefendi’nin hayatından kesit ve hatıralara yer vermeye devam edeceğiz.
(İlyas Karaduman’ın “İlim Geleneğimizin Örnek Şahsiyeti Mehmet Emin Saraç” kitabından derlenmiştir.)