Beşir Ağa Medresesi Eyüp ilçesinin Nişanca semtinde bulunan ve 18.yüzyılda yaptırılmış bir eserdir. Yapı Haydar Baba Caddesi ile Baba Haydar Mektebi Sokağının birleştiği yerde ve sokağın sol köşesinde konumlanmaktadır. Eseri yaptıran Beşir Ağa İstanbul’a küçük yaşta getirilmiş ve uzun yıllar saraya hizmet etmiştir. III. Ahmed’in dayısını hacca götürdüğünde kendisi de hacı olmuştur.
Hacı Beşir Ağa eseri Külliye formunda yaptırmıştır ve yapının kullanım açısından merkezinde medrese yer almaktadır. Haliç’ e dik doğrultuda uzanan dar ve eğimli bir arsa üzerinde yer alan külliye 1734-35 yıllarında, alt katında çeşme bulunan iki katlı bir sıbyan mektebi ve bir darülhadis medresesinden oluşan bir yapı grubu olarak imar edilmiştir. Yapıyı incelediğimizde 18.yüzyıl Osmanlı Barok döneminde inşaa edilmiş olmasına rağmen bu tarz bir özellik göstermediğini biliyoruz. Osmanlı devleti tarafından 1914’ te yapılan tespit çalışmalarında harap olması gerekçesiyle kullanım dışı bırakılmasına karar verilen külliye, 1918 sonlarında muhacirler tarafından işgal edilmiştir ve daha sonrada 1990’larda belediye tarafından boşaltılıncaya kadar muhtaç aileler tarafından kullanılmıştır.
MİMARİ YAPI
Eser tonas çatılıdır. Cümle kapısının yanında bir çeşme vardır. Çeşmenin kitabesi yoktur. Çeşmenin üstünde, iki penceresi caddeye diğer iki penceresi avluya bakan fevkani sıbyan mektebi diğer tarafında tek kubbeli Dar’ülhadis binası yer almaktadır. Avlu tarafında dört penceresi vardır. Mihrabı yıkılarak kapı haline getirilmiştir. Esas kapısı doğu tarafındadır. Medrese odaları da doğu cephesinde bulunmaktadır. Sıbyan Mektebi ile Dar’ül-hadis, arasında dar bir yol olup Baba Haydar Mektebi Sokağına çıkmaktadır. Mektebin kapısı da bu dar yol üzerindedir. Yapıda farklı olarak çilehane olarak kullanılan bir oda bulunmaktadır. Odanın tavanı diğer çilehanelere göre daha yüksek ve geniştir. Bunun sebebinin öğrencilerin eksik kalmaması için ramazan ayında itikâf amacıyla kullanılacağı planlanmış olmasıdır. Nitekim çilehane olarak isimlendirilen odaların tasavvufî hayatın içinde uzun zaman belli bir mimari tanımı yapılmamıştır. Bu odada vakit geçirmede amaç kişinin dış dünyayla bağlantısını keserek şahsi tasavvuf yolculuğu ile ilgilenmesidir. Bu sebeple tasavvufî hayatın önceki dönemlerinde dervişlerin bazen tenha bir yerdeki bir mağarada bazen de yerin altına inşaa edilmiş bir oda da halvete girdiği görülmüştür.
MEKÂNIN RUHU
Fakat XI. yüzyılın ortalarından itibaren tarikatların uygulamaları kesin kurallara bağlamalarına paralel olarak halvetin ne şekilde uygulanacağı da tesbit edilmiş ve çilehanelerin sahip olması gereken özellikler belirlenmiştir. Şöyle ki bir dervişin içinde tek başına namaz kılabileceği boyutlarda, halvete girenin dikkatini dış dünyaya dair birtakım ayrıntılarla dağıtmasına imkân tanımayan, tercihen karanlık bir hücre olarak inşaa edildiği bilinmektedir. Bu arada halvete giren dervişin, hiç kimse ile konuşmamak şartıyla ancak abdest bozmak, yeniden abdest almak ve cemaatle kılınan namazlara iştirak etmek için dışarı çıkması söz konusu olduğundan genellikle bu mekânların, aynı zamanda cami veya mescid olarak da kullanılan tevhidhâne bölümleriyle doğrudan bağlantılı biçimde tasarlandığı görülür. Günümüze kadar gelebilen örneklerin çoğunda çilehanelerin yalnızca bu bölümlere açılan kapılar ve pencerelere sahip olduğu, bazı örneklerde de bir miktar ışık ve hava alabilecek dışarıya açılan birer küçük pencere ile donatıldığı görülsede Hacı Beşir Ağa Medresesinde daha opsiyonel şekilde kurgulanmış olduğunu bilmekteyiz. Bakıldığında İslam mimarisi dediğimizde kendi içinde çok fazla farklı usule sahip olduğunu görüyoruz. Bunun sebebini Hacı Beşir Ağa Medresesi üzerinden söylemek şöyle mümkün, bir yapıda çilehane olması yapının planının ona göre şekil alması anlamına gelmektedir. Mimari de mekânın ruhu dediğimiz kavram çerçevesinden bakıldığında ruh esasen insana dair bir özellikken, mekân üzerinden bunu konuşmamıza imkân veren şey insanın mekâna atfettikleridir. Mekânın ruhu bakımından çilehanede bir insan olması mekânın ruhundan bağımsız değildir. Kullanım amacı ötesinde insanın mekâna verdiği anlamı iyi ifade eden bir örnek olarak Beşir Ağa Medresesinin tamamı insan-mekân ilişkisini okumaya imkân vermektedir. Aslında insanın binalarla kendi varlığı arasında felsefi derinlik kurma arzusu için insanın kendini araması diyebilir miyiz? Bu soruyu değerli okuyucuya bırakıyorum. Çilehaneye dönecek olursak küçük bir alan olarak planlanmış olmasına rağmen yapının planını değiştirmesinden dolayı eserin içinde olması ve olmaması arasında bir fark mevcuttur. Bir yapıda çilehane olması eserin planını diğer yapılara göre nasıl değiştiriyorsa, insanın planında bir çilehane olması da kendi eseri olan hayatında bir fark ortaya koyuyordur. Bu farklı medrese bugün hala çeşitli eğitimler için kullanılan ve korumamız gereken önemli bir kültür mirası olarak varlığını sürdürmektedir.