Pazartesi, Şubat 23, 2026

Gönlün Gözüyle Hayata Bakılır mı?

Ehliman Simitçioğlu
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi-Eski Türk Edebiyatı

Paylaş

Gönlünde ne olursa taşra zâhir

Ol olur bu meseldür evvel âhir.”

Gönül canlı mıdır ki gözü olsun? Metaforların arkasına saklanan duygular daha bir etki bırakıyor zihinde. Hayatımızı daha canlı ve etkin hâle getirmek için bazen bilerek bazen de bilmeden metaforların derin dünyasına dalıyoruz. “Gönül gözüyle yaşamak”… sadece yaşamakla kalmayıp etrafımızı da gönlün aydınlığıyla parlatmak… İşte en büyük kazancımız. Ne kadar kolay görünüyor değil mi? Oysa ki bu kolaylık ardında pek çok zorluğu taşıyor, tabii ki görebilen için. Metaforla başladık, metaforla ilerleyelim… Atalarımızın dediği gibi hayat, güzelliklerini altın tepsiyle sunmaz önümüze. “Ali Baba ve Kırk Haramiler” hikâyesindeki gibi kısa yoldan güzelliklere kavuşmayı hayal etmek, ne kadar boş teselli. Kolaylığın ardında zorluk, zorluğun ardında kolaylık sunar hayat tepsisi her daim… Önemli olan da bu değil miydi zaten: Yaradan’ın  bize bahşettiğinin ardındaki derin anlamı, güzelliğiyle hayatı ah bir görebilseydik…

Hayatın içinde sezgi ve merhametin gücü bize yol gösterecek önemli kılavuzlardır. Bu hasletleri kendinde barındıran insan için hayat, kolay harcanacak kadar değersiz değildir. Aceleyle değil tefekkürle ilerlenen bu yolculukta bir seste yorgunluk, bir bakışta kırgınlık, bir sessizlikte derin maneviyatın izleri okunabilmelidir. Okumak dediğimiz olgunun eksiksiz yapılabilmesi  gönlümüzün  güzel gören gözleriyle olacaktır.

Hayatı gönül gözüyle seyran eden insan için, hiçbir şey boşa tüketilecek kadar değersiz değildir. O sebeple her görülen ve tecrübe edilen, tefekkürle süslenmeli, alınacak nefesin beden için önemli olması gibi yaşanan her deneyimi güzel gözlerle süzmek de bir o kadar hayatın güzelliği için önemli olmalıdır. Bunun için olması gereken elbette kişinin kendi iç huzurudur. İç huzurunu muhafaza eden insan, yaşadığı ortamı da bu huzurla süsleyecek, o ortama renk katacaktır. Denge bu noktada devreye girer. Zira hayat bir terazinin iki kefesi gibi, bir tarafında sevinç diğer tarafında hüznü taşır. Gönül gözü ne sadece hüznü ne de sadece sevinci görmelidir. Hüznü yaşasa da içindeki huzurun aydınlığı, hüzün bulutlarına “ hoşça kal“ deyip şükre ve tefekküre “merhaba” diyebilecektir. Aslında hayata bu pencereden bakmak bir bakıma hayat tecrübesinin ve bu tecrübeyi güzel okumanın da bir sonucudur. Kainatı okunacak ve ders alacak bir kitap olarak görmek işte bu noktada önem arz etmektedir. Dünyada kör olan ahirette de kör olmayacak mıdır?[1]

Gönül gözüyle yaşamak hayatı anlam katmanları içinde süzmek esasına dayanır. Bu bakış açısı zahirde görünenin ardında tasavvufi düşünüşün rehberliğinde yol almayı beraberinde getirir. Tasavvufî bilgi, kâinatın ve Allah’ın hakikatini kalben keşfedip, ruhen idrak etmeye dayanır. Bunun için de nefis terbiyesi gerekmektedir. Bu noktada nefsin dört şeyi terk etmesi önemlidir: “Terk-i dünya[2], terk-i ukbâ[3], terk-i hestî[4], terk-i terk”.  Böylece kul,“Mûtû kable ente mûtû” -Ölmeden önce ölünüz.- kudsî hadisinde belirtilen düstura sahip olup kâlden hâle geçer. Sonucunda da varlık, hâlle hakikati kavrar.

“Cismi tezyîn cemâl-ile olur. Nefsi tekmîl kemâl-ile olur”[5] diyen şairin de anlatmak istediği budur. “İnsanın bedeni, dıştan bakıldığında güzellikle, yani estetik, süs, şekil ve görünüşle değer kazanır. İnsanın nefsi (iç dünyası) ise kemâl ile, yani ahlâk, irfan, hikmet, sabır ve mânevî olgunlukla tamamlanır.” İnsan zıtlıkla var olur. Onun dış güzelliği ne kadar güzel olsa da bir o kadar geçicidir, fakat iç güzelliği insan var oldukça onunla beraber var olacaktır. Beden ne kadar süslenmek istense de geçici bir çabanın neticesinden başka bir şey kazandırmayacaktır sahibine. Asıl olan, daimi olan nefsi kemale erdirmek, kemalle zevali yok etmeyi hedeflemek olmalıdır.

Aklın değil, gönlün idrak edebileceği güzellikler vardır. Bu güzelliklere kavuşabilmek için de gönlün her türlü fenalıklardan uzak kalması icab eder ki etrafını da bu güzelliklerle aydınlatabilsin:

“İşitgil yine esrâr-ı garâyibden idem isâr

Gönül levḥıni sil imdi açılsın gülşen-i esrar”   

“işitgil” diyerek aklın dinleme gücüne, “gönül levhini sil” diyerek kalbin kötülüklerden arındırılmasına, “gülşen-i esrar” ifadesiyle de kişinin basiret açıklığına kavuşmasına dem vuran şaire göre gönül gözü açılmadan, ne kadar anlatılırsa anlatılsın hakikat görünmez hakikati göremeyen gönlü kör olan zihinler, hayatın ne kadar büyük sırları barındırdığını da idrak edemez.

Divan şairi nazarında kainat, içinden hayata dair her türlü ipucunu barındıran güzel bir rehberdir. Kâinatı bir kılavuz gören Divan şairi için, bu kılavuzun prospektüsü de şairin iç dünyasının güzelliğiyle anlam kazanır. Tasavvufi bakış açısıyla gözlem yapan ve kainatı okuyan şair, başta kendisi sonra da okuyucusu için derin anlamlara gizlenmiş incileri ipe dizer. Kelimelerle dünyasını kuran sanatçı, bazen bir şiirle bazen bir roman ya da hikayeyle dile getirir hayattan aldığı enerjiyi.

Gönül temizliği, ne deterjanla ne de suyla olacak bir temizlik değildir elbette. Ruhun derinliğinde ufacık bir leke, gönlü kapkara bir dehliz hâline getirebilir. Gönül güzelliğine kavuşmuş bir bedeni hem kendini hem de etrafındakileri mutlu etmemesi mümkün müdür ki? Manevi hazzın verdiği huzurla kaplanan gönül elbette ki parıltılarını etrafa da yansıtacaktır. Zira gönül baktığı gözle, gönül gözüyle hayat bulacaktır. Gönlü güzel olanın yüzü de güler. Güler yüzlü olan da etrafına sevgi ve muhabbet dağıtır.

[1] İsra/72. ayet

[2] Dünya menfaati için yaşamamak.

[3] Ahireti kazanmak için ibadet etmemek.

[4] İnsanın kendi benliğini,  “ben varım” duygusunu bırakması.

[5] Nevizade Atayi

İlginizi Çekebilir

İlginizi Çekebilir