Perşembe, Ocak 15, 2026

Gökyüzünün Bittiği Yeryüzünün Başladığı Yer

Sevde Nur Abdurrahmanoğlu
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi-İslâmi İlimler

Paylaş

Suskunluğu giydirmeyi deniyorum kelimelerime. Sesliliğin yetmediği yerde sessizliğe, gürültünün ulaşamadığı yerde sükûta uğurluyorum sözcüklerimi. Kelimelerin kalesine, mürekkebin dehlizine, tozlanmış sayfaların kalın ve yüksek duvarlı mahzenlerine sığınmayı deniyorum.

Giydirdiğim, uğurladığım, gönlümün süzgecinde süzdüğüm her bir harf beyaz bir sayfanın üzerinde siyah çizgilere ve şekillere bürünmüş hâlde beliriyor. Adına “yazı” di­yorlar kısaca ve sığca. Oysa ben dilimle ifade etmekten aciz kal­dığım, parmaklarımın ucundan süzülen, süzüldükçe bana iyi ge­len bu şeyi tanımlamada ve tarif etmekte güçlük çekiyorum. Nedir bu “yazmak” dedikleri? Neden var olmuş, neden hiç önemini kaybet­memiştir ötelerden beri? Ne ol­muştur ki dünü hatırlamak, bugü­nü unutmamak, bilgiyi ardından gelenlere aktarmak gibi akla ilk gelen temel gayelerin dışında da kullanılagelmiştir? Yeryüzünde bulamıyorum cevabını. Göğe dön­düğümde ve semaya baktığımda cevapsız kalıyorum yeniden. Son kez ötelere, çok uzaklara, gökyü­zünün bittiği ve yeryüzünün baş­ladığı yere çeviriyorum bakışları­mı. İnsanoğlunun yazmasındaki sır orada mı kâğıda geçirilmiş bunca manayı tetikleyen tılsım, keşfetmeye çabaladığım tanım o yerde mi net göremiyorum ama bir şey var. Bir şey var ufukta. Uzaklığına rağmen avuç içlerimde hissettiğim, ürkütmesi gereken belirsizliğin varlığına rağmen bir yuvanın eminliğini duyumsadı­ğım ama tarifini yapamadığım bir şey var. Yazarak çözümlemeyi deniyorum. Gökyüzünün bitip yeryüzünün başladığı yere doğru kürek çekmeye, kervanı yolda düzmeye koyuluyorum. Fakat kürek çektikçe ve yazdıkça daha bir keşmekeş hâlin rotamı çevir­diğim her kuytuda, başladığım her cümlede yeni yeni keşiflerin, çeşit çeşit duygu ve diyarların eşiğinde buluyorum kendimi. Ben yazdıkça yeryüzünün üstün­de hiçbir şey değişmiyor. Göğün altındaki kimseyi sarmalamıyor, semada süzülen bulutlara, uçup giden kuşların kanatlarına takı­lıp gitmiyor kelimelerim belki ama bir şeyler filizleniyor adını bilmediğim şehirlerde. İsmini tanımadığım ülkelerde, kelimeler tohum olup toprağa gömülüyor, mürekkebi yeni doldurulmuş ka­lemler yağmur olup yerkabuğunu suluyor. Meğer ben yazdıkça gök­yüzünün bitip yeryüzünün başla­dığı yerde herkesin baktığı ama kimsenin göremediği bir dünya kuruluyor. Bitmek bilmeyen kav­galar orada son buluyor. Anneler evlatlarını zalimce kaybetmiyor. Medeniyetler kuruluyor, çağ açı­lıp çağ kapanıyor. Ben yazdıkça meğer bir yerlerde şehirler inşa ediliyor. Adalet denen kavram orada anlam kazanıyor, fizik ka­nunları alışılmışın dışında işliyor, dünyanın yüksek sesleri arasın­da sözleri duyulmayanların sesi orada yankılanıyor. Genç kızların mutluluk naraları, delikanlıların mağrur sedaları gökyüzüne karı­şıyor. Meğer küreği suya daldır­dıkça kalemimi kâğıdın üzerinde savurdukça gökyüzünün bitip yeryüzünün başladığı yerde yeni yeni hisler ete kemiğe bürünüyor. Ben yazdıkça sanki bir yerlerde çocuklar gülüyor, ekinler boy ve­riyor. Bir ülke, özgürlüğünü yu­dumluyor. Kudüs’ün ben yazdım diye esaret zinciri kırılmasa istik­lâl güneşi kubbelerini ısıtmasa da adını bilmediğim bir yerde zul­mün çelikten surlarında bir gedik açılıyor. Böyle böyle arıyorum cevabımı. Ve bu şekilde bulduğu­mu seziyorum aslında. Yazdıkça kırk fırın ekmek yemesi gereken bir çocuk büyüyor sanki içimde. Suya doymuş tomurcuklar çiçeğe duruyor, dağları tepeleri aşması gereken alaca atlar dörtnala ko­şuyor sanki. Öte yandan kendine dayatılmış dogmaların altında ezilen bir yetişkin en çocuk hâline orada bürünüyor. Bitkiler sanki ömrüne doymuşçasına yaprak döküyor, dağları tepeleri aşmış kısraklar ise hiç dörtnala koş­mamışçasına yılkılara karışıyor. İnsanların hoyratlığına, taştan koca koca kalelerin savunmasız­lığına, kurulmuş kısır sistemlerin acımasızlığına inat ben meğer hiç kimsenin görmediği bir yerlerde bir dünya kuruyorum kendime. Gizli gizli büyütüyorum kelime­lerimi. Kuytu köşelerde mahrem gibi saklıyorum. Çivisi çıkmış bu dünyaya bir gün adalet getirir mi; sevmeyi, saymayı, vefayı unutmuş bu insanlığımıza kaybettiğimiz değerleri iade eder mi; dünya sefahatine kapılmış neslimize dermanı dünyada olmayan derdi hatırlatır mı bilmeden suluyorum kendi kelime bahçemi. Aslında zor olan, imkânsız görünen her eylemi orada bir çırpıda yürür­lüğe koyuyorum. Yaralı gönülleri orada sarıyor, kırık kalpleri o yerde tedavi ediyorum. O yerde arşınlıyorum hayatta katetemedi­ğim sarp yokuşları. Söyleyemedi­ğim her sözcüğü orada yeşertiyor, ifade edemediğim her bir duy­guyu orada destanlaştırıyorum. Hem sevincimi hem hüznümü bir zarfa koyup oraya yolluyor hem nefretimi hem öfkemi tuğla yapıp oraya diziyorum. Kimsenin uzanamadığı ağaçlar yetiştiriyo­rum mesela. Yavaşladıkça orada hızlanıyor, önünü alamadığım kör gidişleri o yerde durduruyorum. Sonra hayatın akışında sıradan­laştırdığımız, normal kabul etti­ğimiz hatta çoğu kez fark edeme­diğimiz her şeyi o dünyanın beyaz perdesinde sergiliyorum. Güneş bir başka doğuyor o ülkede. Ay bir başka batıyor. Uçurtmalar ki bir başka süzülüyor semada. Yağmu­run yağışına, denizde kocaman bir dalga belirmesine, yedi rengin göğü delmesine kimse alışmıyor. Hiç eskimiyor orada duygular. Rutinler sıradanlaşmıyor, hisler körelip pas tutmuyor hiç. Eskime­lere, yıpranmalara inat hayatın en taze yerinden devam ediyorum yol almaya. Batmayacak güneş doğuncaya dek tümsekteki te­kerlek bir gün ininceye dek sür­dürüyorum kalemimi bembeyaz sayfaların üzerinde gezdirmeyi. Kelimelerimi kimsenin bilmediği diyarların önüne katıp götürüyo­rum; bin atlı akınlarda çocuklar gibi şen oluncaya, meçhule giden o geminin limandan demir alma vakti gelinceye dek… Adım adım cevabını buluyorum sorunun: Gökyüzünün bittiği yere kürek çekmek, yeni yeni kıtalar keşfet­mek gibi. İnkılabın ayak izlerine rastlıyorum ötesinde ufkun, keli­meleri satırlarda yürütmek, kav­ganı köşe bucakta sessizce büyüt­mek gibi. Ve hakkını veriyorum bir kez daha Zarifoğlu’nun: Yaz­mak, kendini iyileştirmek gibi.

İlginizi Çekebilir

İlginizi Çekebilir