Cumartesi, Nisan 11, 2026

Dr. Adem Ergül

İkra Harmancı
İstanbul Medeniyet Üniversitesi-Psikoloji Ümmü Gülsüm Yeşil
İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi-İslâm Hukuku Anabilim Dalı

Paylaş

Hem akademik alanda hem de eser ve sohbetleri ile ön plana çıkmış Adem Ergül sizce kimdir? Kendinizi kısaca nasıl tanımlar­sınız?

Aciz bir kulum. Daha doğrusu iyi bir kul olmak için çalışmayı ha­yatının misyonu hâline getiren biri olmayı tercih ediyorum. 1965 yılın­da Konya’da doğdum. 1985 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fa­kültesi’ni kazanıp İstanbul’da kal­dım ve burada evlendim. Akademik hayatımı 1998 yılında “Kur’an-ı Kerim’de Kalp Kavramı” isimli doktora çalışmam ile tamamladım. Bir süre Aziz Mahmut Hüdai Vak­fı’nda genel eğitim müdürü olarak görev yaptım. Yaklaşık üç dört yıldır da İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde Tefsir alanında hocalık yapmaya gayret ediyorum.

Kişisel gelişimini fiilen önem­seyen, sohbet, konferans, yazı ile kendisini ifade etmeye çalışan, kendi gelişimini etrafıyla paylaş­mayı seven, salihlerin izinden gi­derek onların kervanına bir şekilde ilişebilmek ümidiyle hayatı yaşayan birisiyim. Bazı şeyler iddia gibi gözükebilir. Fakat bu ifadelerimin dua ve niyaz makamında kabul olunacağını ümit ederek en azın­dan varlık misyonumu Rabbimizin, “Ne güzel kullar” diye methettiği peygamberleri ve salihleri sevmeye çalışan ve gıpta ile onları seyreden birisi olarak tarif etmek isterim.

Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Çocukluğunuzda unutamadığınız ve şimdiki yaşantınızda etkili olan bir anınız var mı?

Çocukluğumun bir kısmı sa­yılan ilkokul yıllarım köyde geçti. Babam terziydi. O zamanlarda ter­zilik köyün önemli bir mesleğiydi. İlkokuldan çıkar çıkmaz ben de babamın yanında terzilik yaptım. Okuldaki çizgimiz hocalarımızın dikkatini çekmiş olacak ki bizleri okumaya sevk ettiler. İmam-Hatip neslinin köyde oluşmasına öncü ol­maya çalıştık. Ortaokul ve lise Kon­ya Merkez İmam-Hatip’te geçti. Az önce ifade etmeye çalıştığım misyon çerçevesinde hem İmam-Hatip’i çok sevdim hem de onu bir dava hâline getirdim. Arkadaş grubumu­zun sevk ve idaresinde aktif olarak bulunmaya çalıştım. Bu yönleriyle İmam-Hatip yıllarımın, hayatımın şekillenmesinde ve çocukluktan gençliğe doğru geçen o devrede çok etkili olduğunu düşünüyorum.

Çocukluğumuzda çobanlık ve bal bekçiliği de yapmıştık. Yedi-se­kiz yaşlarında kendimizin girebile­ceği boyutta kulübeler yaptığımızı hâlâ unutamıyorum. Bu küçük hatıralar insanı toprağına bağlayan güzellikler oluyor.

İnsan hayatının evrelerini oluş­turan olaylar vardır. Benim için çocukluğumda unutamadığım diye ifade edebileceğim dönem, ilkokulu bitirdiğim 10-11 yaş dönemidir. Babamın yanında çalışırken şehir­den gelen arkadaşlarımızın bisik­letle dükkânın önünden geçmeleri benim gönlümün şehre akmasına sebep olmuştu.

Üniversitede İlahiyat Fakül­tesi’ni seçmenizde etkili olan birkişi/olay/durum olmuş muydu?

İmam-Hatip döneminde oku­duğumuz eserler Hasan el Benna gibi dava merkezli eserlerdi. Onlar bize İslâm’ın yeryüzünde temsil edilmesi ve yeryüzüne Allah keli­mesinin, O’nun ahkâmının hâkim olması anlamında bir şuur yüklüyordu. Bu şuur çer­çevesinde rotamız İlahiyatı gösteriyordu. O dönemde hocalarımız farklı fakül­telere de yönlendiriyordu. Tıp Fakültesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi gibi pek çok bölüme puan­larımız tutuyordu ama Cenab’ı Hakk bizleri lütuf ve ikramıyla İlahi­yat yoluna sevk etti. Hiç­bir zaman pişman olmadığım, şahsiyetimle hedeflerimle birebir uyumlu, zevkle, şevkle ve muhab­betle yaşadığım bir çizgi oldu. Do­layısıyla İlahiyatı bilerek isteyerek ve severek tercih ettim.

Kur’an-ı Kerim’e baktığımız zaman ahlâk güzelliğinin, görgü kurallarına riayet edilmesinin “Temizlik” olarak ifade edildiği karşımıza çıkıyor. İnsanın kal­binin temiz kalması ve ahlâkının güzel olması arasında nasıl bir ilişki vardır?

Kalp ile ahlâk arasında sıkı bir ilişki vardır. Yunus Emre der ki: “İşitin ey yarenler, aşk bir güneşe benzer. Aşkı olmayan gönül sanki bir taşa benzer. Taş gönülde ne biter, dilinde ağı tüter. Nice yumu­şak söylese, sözü savaşa benzer.” Kalp, İslâm kültüründe bütün uzuvların padişahı kabul edilir. Aynı şekilde kalp, davranışların irade merkezi olması itibariyle ni­yet ve karar mekanizması olduğu gibi, kalbin sesi de uzuvlarla yaptı­ğımız amellerinin kalitesini değişti­rir. Kalp salih olursa bütün uzuvlar salih olur. Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) , “Kalp düzgün olursa insanın her şeyi düzelir.” ifadesi mucizevî bir kelamdır.

İslâm Medeniyetinde insan-ı kâmil diye ifade edebileceğimiz olgun insan, çerçevesini kalpten başlatır. İnsanın özüne damlatılanilim-irfan iksiri, hikmet iksiriyle önce insanın kalbinde bir operas­yon başlatır ve orada güzel niyet­lerin ortaya çıkmasına sebebiyet verir. O güzel niyetler güzel davra­nış olarak açığa çıkar. Bu yönüyle ahlâk, kalp merkezlidir. Tevazu, sözlerin hikmet olması, üsluptaki incelik ve nezaket de kalple alaka­lıdır. Bakışlardaki derinlik, etkin­lik dahi kalp merkezlidir. Güzel özelliklerin merkezi kalp olduğu gibi kibrin ve kötü ahlâkın tohumu da kalptedir.

“İnsan ahlâkı eşittir kalp ah­lâkı” denilebilecek kadar kalp ve davranışlar arasında müthiş bir senkronizasyon vardır. Davranış­ların yaptıklarından kalp, kalbin hissettiklerinden davranışlar etki­lendiği için kalp ve edeb-i hâli bir­birinden ayrı düşünmek imkânsız­dır. Birbirinden ayrıldıkları zaman “Çift kişilik” yani dinî literatürde “Münafıklık” dediğimiz hâdise meydana gelir.

Kalp ile davranışlar arasında uyum ne kadarsa insan o kadar berraklaşır. Kur’an’ın ifade ettiği gibi “Tertemiz olmak” o zaman ortaya çıkar. Yani davranışlardaki temizliğin esas kaynağı kalptir. İmam Rabbanî (Rahmetullahi Aleyh), “Sahih niyet, selim kalbin ürünüdür.” der. Yani doğru, sıh­hatli, çürük olmayan niyet, selim kalbin ürünüdür. Kalp selim de­ğilse sahih niyetin ortaya çıkması zordur. Sahih niyet çıkmazsa da salih amel oluşmaz. Çünkü salih amel sahih niyetle buluşan amel­dir. Bu sebeple insanın hem fiili hem ahlâkı ve neticede de şahsiye­ti, kalbiyle bütünleşebildiği; kalbi de Rabbiyle bütünleşebildiği ölçü­de kalitesini arttırmış olur.

“Edep” kelimesini duyduğu­muz zaman çoğunlukla aklımıza namus, iffet gibi kavramlar geli­yor. Peki, sizce “Edep” kelimesini duyduğumuz zaman aklımıza ne­lerin gelmesi gerekmektedir?

Edep ile ilgili bir yazımda şöyle başladığımı hatırlıyorum; terziler arasında bir atasözü var babam­dan duymuştum. “Terzinin diktiği kötüdür elini yüzünü yıkayan ütüdür.”  İstediğiniz kadar kumaşı­nız kaliteli olsun dikişi güzel olsun fakat ütü yoksa güzel durmaz. Edep amelleri makbul kılan ve hatta amel ve şahsiyete hayranlık uyan­dıran zahiren dışta, hakikatte ise özden gelen bir ziynettir. İnsanın edebi onun insaniyet özelliğini ve kalitesini yüceltir. Kısacası edep hem aklın hem de gönlün dıştan görünümüdür.

Kur’an-ı Kerim’in bizlere çizdiği Adab-ı Muaşeret portresi nasıldır?

Mevlânâ’nın, “Aç gözünü de bir bak Kelamullah ayet ayet baştan sona edep taliminden ibarettir.” sözü çok güzeldir. Kur’an-ı Kerim bir kulun Rabbine karşı duruşunun nasıl olması gerektiğini öğreten bir adap kitabı. Kişinin öz benliğiyle ilişkilerini nasıl sürdüreceğine ve kendi dışındaki bütün varlıkla ilişkilerinde nasıl bir iletişim sağla­yacağına, nasıl bakacağına ve nasıl davranacağına dair davranışları şekillendiren edep talimidir. Edep asla küçük görülecek bir şey değil­dir çünkü yaptığımız amelden daha önemli, gelecek kadar kıymetlidir. Yüce Rabbimiz müminlere hitaben “Ey müminler, Peygamber’in huzurunda sesinizi yükseltmeyin, aksi halde bütün amelileriniz boşa gider, sıfırlanır.” buyurmuştur. Bundan dolayı edebi “Olsa da olur olmasa da olur” gibi bir noktaya koyamayız. Farzlar mü­himdir, vacipler mühimdir, sünnet­ler mühimdir ve edep de mühimdir diye bir sıralama yapıyoruz. Fakat edebin bu sıralamaya girmemesi gerekiyor çünkü hepsinde edep olmalıdır. Fazların, vaciplerin, sünnetlerin ziyneti, güzel olarak sunumu var. Güzel sunumun adına edep diyoruz. Hepsi edepli olduğu zaman farzlar farz, vacipler vacip gibi kâmil manada ifa edilir. Ah­kâm edeple kemâl bulmaktadır.

Bu kuralları doğru şekilde an­lamak ve hayatımızda uygulayabil­mek için nasıl bir yol izlemeliyiz?

Bilgi önemlidir, neyin edep olduğunu bilmek gerekir. Fakat “Bilmek” ile “Olmak” arasında fark vardır. Âcizane kanaatim bir şeyin benimsenmesi, içselleştirilmesi ve bizde ete kemiğe bürünmesi daha çok görerek, yaşayarak ve müed­diplerle beraber olarak şahsiyeti­mize daha kolay transfer edilebilir. Bir büyüğümüz “İnsan kendisini nezaketli, edepli, zarif görebilir fakat kendisinden daha edepli ve nezaketli birinin yanında öyle ol­madığını hissedebilir.” demişti.

Edebin basiret ve feraset ile alakası vardır. Nerede, nasıl dav­ranacaksınız, konuşacak mısınız konuşmayacak mısınız… Bütün bunları tartmamızı sağlar, çünkü konuşmanın bile kendi içinde farklı seviyeleri vardır. Ayrıca ilham tara­fı da bulunuyor. “Edep bir tac imiş Nur-u Hüda’dan, giy ol tacı, emin ol her beladan.” sözünü, Allah’ın gönüllerimize ilhamı ile şahsiye­timiz haline geldiğini anlamalıyız. Eskiden dergâhlara girerken “Edep Yâ Hû” derlermiş. İki manadan birincisi edebe dikkat et anlamında olan bir ikaz iken diğer mana da “Ey Rabb-i Zülcelal! Bana edep lüt­feyle” demektir. Bir gönül sürekli Rabbe dönük ve ona karşı bağı kavi olursa Allah o gönüllere her zaman en doğruyu ilham eder.

Edebin kaynağı Hakk’tır. Hakk’la buluşan, gönüldür. Dola­yısıyla gönül edebe mecra oluyor. Edep ise feyzine mecra oluyor. Havuzda biriken İlahi marifetle, ilhamlarla beslenen şuur hali, söze ve yürüyüşe, ahlaka ve yapılan amele en nihayetinde kişinin şahsi­yetine de yansıyor. Yani edep sade­ce dış cilalamadan ibaret değildir. Adâb-ı Muaşeret kurallarını öğren­memiz gerekmekte. Hatta öğrenme isteğini fiili dua, niyaz olarak gör­meli ve önemsemeliyiz.

“Edep” kurallara dayalı ve yitirilebilen bir olgu mudur? Gü­nümüzde yitirdiğimizi düşündü­ğünüz edep kuralları var mı?

Bugün özgürlük ve özgünlük adına insanlar çokça pompalanı­yor. Özgürlük ve özgünlük, önce­likle saygı mefhumunu yavaşça ortadan kaldırdı. Günümüzde insanların arzularının önüne hiç­bir set çekmeden içindeki cürufatı boşaltması -yani bütün arzularını tatmin uğruna özgür olmalı ve öz­gün olmalı gibi bir düşünce- mev­cut. Özgür ve özgün ol fakat sınırsız olan özgün ve özgürlük telkinleri insanlarda saygıyı adeta bitirdi. Küçüğe sadece merhamet ve şef­kat değil aynı zamanda saygı da duyulur. Saygı mefhumu ortadan kalkınca insan çirkinleşti. Özellikle kendi “İç arzu” olan “Nefs-i Emma­re”nin özgürlüğü ortaya çirkef bir manzara çıkarıyor. Sözde, gözde, yürüyüşte ve ilişkilerde her yerde adeta insanın çirkin yüzü ortaya çıkıyor. Ortaya çıkan çirkinlik gi­derilmeli, temizlenmeli ve insan duru, saf bir hale getirilmeli. İnsan­lar böyle bir terbiyeyi şahsiyetine, özgürlüğüne yapılan bir müdahale olarak görmekteler.

Günümüzün ifsat hareketleri “Utanma!” diyerek ortaya çıkıyor. Çünkü utanç perdesi yırtılırsa her kötülük rahatça yapılabilir. Öz­gürlüklerine engel olarak otorite ve hayâyı görüyorlar. Otorite için saygı gerekir eğer saygı ve hayâ ortadan kaldırılırsa amaçlarına ulaşırlar. Kanaatimce iki umdeyi her zaman korumalıyız.

İnsanın Allah’a yakın olma­sının yolu dini amellere saygıdan geçmektedir. Toplumda da saygıyı kaldırdığımız vakit ilişkiler ve otorite ortadan kalkıyor ve edep ziyneti paramparça oluyor. Bugü­nümüzde şeytan ve avaresi hedefi tam 12’den vurdular. İnsanlara -özgürlük adı altında- saygıyı öl­dürdüler. Özgünlük altında ise “Sen sen ol başkası ne derse desin, kendini gerçekleştir.” diyerek ar­zularını gerçekleştirme çabasına girmiş oluyorlar. Arzularını bağ­layacak her kaydı yıkmalı, her sınırı çiğnemelisin vurgusuyla edep süsünü alt üst ettiler. Edep ziyneti ortadan kalkınca davranışlarının güzelliklerini seyrettiğimiz insan manzaraları azaldı. Edep kalkarsa sadece şekilden ibaret güzellikler kalıyor. Hâlbuki insanın oturması, kalkması, yemesi ve içmesi şiir gibi olmalıdır. Bizler medeniyet kodla­rımızdan koptukça Nefs-i Emmare ile baş başa kalıyoruz ve edep ziy­neti asgari seviyeye düşüyor.

Kişinin ahlâkî dönüşümünü sağlamakta Tefsir ilmi nasıl bir rol üstlenmektedir?

Kur’an’ı Azimüşşan Rabbimi­zin kelamı. Rabbimiz zat-ı ulûhiye­tini “Rabbu’l âlemin” yani “Bütün âlemlerin mürebbisi” terbiye edi­cisi olarak tanıtır. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Beni Rabbim terbiye etti, terbiyemi ne güzel yaptı.” buyurmuştur. Biz Kur’an-ı Ke­rim’de Habibullahın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Rabbimiz tarafından nasıl terbiye edildiğini görüyoruz. Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şah­sında Kur’an aslında ayet ayet, İslâm insanını inşa ediyor. Kur’an-ı Kerim bize Rabbimizin kalbimizde, dilimizde nasıl yer etmesi gerekti­ğini ve fiillerimiz de ona karşı nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğini öğretiyor. Adeta bize göğe nasıl bakacağımıza varıncaya kadar, göz terbiyesi, kulak terbiyesi, dil terbiyesi hatta nasıl yürüyeceğimize dair terbiye verilmekte.

Bir kıssadan bahsedeyim, Âdem de (Aleyhis selam) , şeytan da Cenab-ı Hakk’ın istediği bir emri yerine getirmedi. Şeytan secde etmedi, Âdem de (Aleyhis selam) ağaca yaklaştı. İkisi de emre uymama noktasında eşit gibiler fakat bir fark var; edep farkı. Şeytan işlediği kusuru Allah’a nis­pet etti ve küstahlaşıp Hakk’a karşı kibirlenerek kovulmuşlardan oldu. Âdem (Aleyhis selam) ise “Ya Rabbi biz ken­dimize zulmettik eğer bizi ba­ğışlamayacak olursan kay­bedenlerden oluruz.” sözüyle suçunu nefsine nispet edip edebe riayet etti ve seçilmişlerden oldu.

Pek çok kıssa ile de bizlere nice edepler öğretiliyor. Edep ve Kur’an-ı Kerim bir nevi kaynak ve ürün gibidir.

Bir Hadis-i Şerifte ahir za­manda imanlı olmanın elinde kor bir ateşi taşımak kadar zor olaca­ğı ifade ediliyor. Böyle bir zaman­da kişi kalbini nasıl koruyabilir ve istikamet üzere ikna edebilir?

Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hadis-i Şe­rifinde: “Kalpler Rahman’ın elindedir, onu dilediği gibi çevirir.” buyuruyor. Kalbin Hakk üzere sebatı ve kalbin kaymaması zorun zoru bir meseledir. Efendi­miz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dahi “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım benim kal­bimi dinin üzere sabit kıl.” duasında bulunuyor. Dolayısıyla kalbin Hakk üzere sebatının birinci adımı daimi bir tazarru ve niyaz halidir. Kişi “Allah’ım kalbimi kaydırma, kalbimi muhafaza et” niyazında bulunacak. İkinci adım­da ise “Ey Rabbimiz hidayete erdirdikten sonra kalplerimi­zi kaydırma bize rahmetinle bağışta bulun.”1 Ayet-i Kerimesi karşımıza çıkıyor. Allah’ın rahmeti­ni üzerimize çekecek işler kalbimizi dine sabit kılmaktadır. Bunlardan birisi yeryüzündekilere merha­metli olmaktır. Bu amellere önem vermeliyiz ki o rahmet suyuyla kal­bimiz beslenebilsin. Devamı niteli­ğinde “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle istikrar bulur.2 Ayet-i Kerimesi önümüze çıkıyor. Allah’ın zikri ile şekten ve şüpheden yani kalbi yalpalatacak her türlü şeyden emin olunur. Allah’ın zikriyle ifa­desi her şeyden önce Allah’ı unut­mamak demektir. Allah’ı istiğfarla, tesbihat ile zikretmeli, yaptıklarını Allah’ın emir ve nehiyleri çerçe­vesinde yaparak Allah’ı sürekli hatırlamalı ve en büyük zikir olan Kur’an’ı Kerim ile bağımızı kavi etmeliyiz. Rabbimizin beyan buyur­duğu ölçüler çerçevesinde Kur’an’ı anlayıp hayatımıza aktarırsak ko­runmuş oluruz.

Allah’ın dinine yardım etmek ve Allah’a sımsıkı sarılmak insanı Sı­rat-ı Müstakim’de tutar. Kalbin isti­kameti için bu iki şey önemlidir. Di­ğer bir husus kalbin kaymamasıdır. Hadis-i Şerifte: “Uzuvlarımızın her biri her gün dile şöyle hi­tabet ederler: Ey dil sen doğru olduğun sürece hepimiz doğru oluruz sen bozulursan hepimiz yamuluruz.” buyurulmuş. Kalbin selameti için dil terbiyesi olmazsa olmaz anahtarlardandır.

“İslâm ile aramızdaki mesa­feyi daraltmak ve İslâm ile buluş­mak” söyleminizi biz gençler nasıl anlamalı ve neler yapmalıyız?

İslâm’da hiçbir eksiklik yoktur. Rabbimiz dinimizi tamamladığını ve din olarak İslâm’dan razı olduğunu bizlere bildiriyor. Kâmil bir dine mensubuz onun zahir ve batıni ile hiçbir eksiği yoktur. İslâm’ı kabul eden Müslüman ile İslâm’ın kemali arasında açı farkı bulunuyor. Arada­ki açı farkını eğitimle kapatabiliriz. Eğitimin içerisinde ilim bulunuyor fakat önemli olan bilginin amele, amelinde hâle dönüşme sürecidir. Kur’an’ı Kerim bu zorlu süreci tez­kiye yani nefsi arıtma süreci olarak adlandırıyor. Klasik tabirle “Rezaili terk fezaili kuşatmak” diyelim.

Bazı hastalıklar var ki tedavi etmedikçe manen helake götürür. Hasette bu hastalıklardandır. Tezki­ye ile haseti ortadan kaldırmak onu tedavi etmek gerekir. Hasetin ilacı da Kelime-i Tevhit’tir. Allah’ı zik­retmek insanın gönlüne manevi bir heyecan yükler. Zikrullah diri kalbi doğurur. İmanın tadını ve ibadetin lezzetini alarak, güzel amellere de zevkle, şevkle ve muhabbetle koşarız.

Diğer husus ise kılavuzluk çer­çevesinde yaşayabilmek için ahlak önderlerine ihtiyacın olmasıdır. Salihler, sadıklar, takva öncüleriyle beraberlik oldukça İslâm’ın kema­lini hem bilerek hem görerek hem de hissederek şahsiyetine transfer edip olgunlaşma sürecine girilir. Bu süreçte cehd ne kadar ciddi ve ilgi ne kadar güçlüyse, Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şahsiyetindeki güzellikleri ken­di kabiliyetimiz nispetinde Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla bizim şahsiyeti­mize geçer. Açı farklı bu şekilde kapanır.

İlahiyat okuyan ve özellikle Tefsir alanında çalışmalar yap­mak isteyen gençlere tavsiyeleri­niz nelerdir?

İlahiyat öğrencilerinin, İla­hiyatı sadece mesleki, maişetini kazanabileceği bir kapı olmaktan ziyade bizi Rabbimize yaklaştıracak ve güzel bir kul olmamıza vesile olacak ilimlerin öğrenildiği, irfan kapılarının anahtarlarına erişe­bilecek yerler olarak görmelerini önemsiyorum. Niyetleri bu yönde olmalıdır. Niyetlerimiz kalpte bir radar oluşturur ve radarınızın alıcıları niyetinize göre çalışma­ya başlıyor. Önce niyet güzelliği sonrasında ilmin anahtarları olan Arapçaya ve İslâmi İlim alanlarına yönelik giriş derslerini önemsemek geliyor. Sadece okulda verilen ders­lerle yetinmeyip dışarıdan destek arayışını sürdürmeliler.

Sizlere bir ömür kaynak olacak Arapçayı da klasik kitaplarımızı anlayabilmek hususunda farklı şekillerde geliştirin. İlahiyata geldi­ğinde hafız olmadığı halde İlahiyat ile beraber hafız olan talebeler bu­lunuyor.

İlahiyat talebeleri için Tefsir, İlmihal, Siyer sadece bir dersten ibaret olmamalı. Her yıl bir ilmihal kitabı bitirmeli, en az üç ilmihal okumalıdır. Ömer Nasuhi Bilmen hocamızın veya Diyanet İlmihali tercih edilebilir. Okuldaki Siyer dersleri ise Peygamber Efendimi­zin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hayatını bütün yönleriyle öğretmeye yetmiyor. Hâlbuki bizim için en önemli kaynak Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ’dir. Bir büyüğümüz “Siyer dersi ömürlük bir derstir, bir ömür okumamız gerekir.” demişti. Siyerçer­

alanında da ilk üç yıl çok fazla oku­ma yapmak gerekir. Sonrasında mutlaka Tefsir okumak gerekir. Kanaatim ilk iki, üç yıl genel oku­malar yapılmasıdır. Hiç olmazsa beş ciltlik bir tefsir bitirilebilir. Ara­ya farklı fikir kitaplarının serpişti­rildiği, günde 20’şer 30’ar sayfalar halinde eser okumaları yapılabilir.

Son senelerde, Tefsir veya fark­lı alanlarda bir tercih için öncelikle o alanın uzman hocası ile ön görüş­me yapılır. Görüşme çerçevesinde okumalara hocasının rehberliğinde devam edip en az bir yıllık yol hari­tası çizmek faydalı olacaktır. Sonra ne okuması gerektiğini kendisi bilir hale gelir. Bir talebe İslâm’a bütün­cül yaklaşabilmek ve tam anlamda uzmanlaşabilmek için Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ı, Ahmet Naim Efendi’yi, Ömer Nasuhi Bil­men’i okumalıdır.

Kendinize sürekli hatırlattığı­nız ve sizi en çok etkileyen ayet?

Şems Suresi 9 ve 10. ayetleri.

Hangi müfessir ile arkadaş olmak isterdiniz?

Elmalı Muhammed Hamdi Yazır.

Saygı mı, sevgi mi?

Muhabbeti tercih ederim mu­habbet saygıyı doğurur.

Kendinizi bir renk ile tarif edecek olsanız bu hangi renk olurdu? Sebebi nedir?

Yeşili arzularım fakat mavi olurdu. Mavi renginde ağırbaşlılık, sınırsız derinlik ve uçsuz bucaksız bir ufuk hissediyorum.

Ziyaret etmekten huzur bul­duğunuz bir mekân neresidir?

Haremeyn.

Kelam mı, kalem mi?

Kalem. Kalemle bütün fikirler ve duygular iş birliği yapar ve orta­ya süzme bir bal çıkar.

1 Âl-i İmran Suresi, 8

2 Rad Suresi, 28

İlginizi Çekebilir

İlginizi Çekebilir