Pazartesi, Aralık 1, 2025

Doksandokuz İstanbul Mushafı -Prof. Dr. Uğur Derman-

Akile Tekin
İstanbul Üniversitesi-Tefsir Anabilim Dalı

Paylaş

Doksandokuz İstanbul Mushafı[1]Prof. Dr. Uğur Derman-[2]

Kur’an-ı Kerim Peygamber Efendimiz’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nazil olduğu andan itibaren sadırlarda ve satırlarda muhafaza edilmeye başlanmıştır. Nüzul döneminde ortam şartları gereği, yazı yazılabilecek şekilde bulunabilen her malzeme ile gerçekleşen bu seferberlik, hıfz olunan, yaşanılan, anlaşılan Kur’an’ın bugüne yazı ile zabt edilerek aktarılmasını sağlamıştır. Türkler’in İslamiyet ile müşerref olmasından sonra Kur’an’a olan ittiba, hürmet ve hizmetleri Osmanlı Devleti döneminde zirveye ulaşmıştır. Kur’an’ın ezberlenmesi, anlaşılması yanında, Mushaf yazımı da devlet nazarında en önemli vazifelerden biri addedilmiştir. Öyle ki özellikle İstanbul’da en fazla yazılan kitap Kur’an olmuştur. Ayrıca resim ve heykel yapmanın Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hadislerinde yasaklanması sebebiyle Osmanlı tezyinatı da Mushaf üzerinde gelişmiştir. Osmanlı Devleti’nin kalbi İstanbul, Mushaf yazımında tarihte eşine rastlanmayan örnekleri bu sayede deruhte etmiştir. Öyle ki: “Kur’ân-ı Kerîm Hicaz’da nâzil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” sözü meşhur olmuştur.

İslam tarihinde Mushaf’ın muhafazası konusundaki bu hassasiyet ve gayret, Prof. Dr. Uğur Derman tarafından Aralık 2010 tarihinde yayımlanan bir eserle yâd edilmiş, Osmanlı hattatları tarafından İstanbul’da yazılan Mushaflar “99 İstanbul Mushafı”[3] adlı proje kapsamında incelenmiştir. Derman, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Süleymâniye Kütüphanesi, İstanbul Üniversitesi Nâdir Eserler Kütüphanesi, Sakıp Sabancı Müzesi ile özel koleksiyonlardan incelediği pek çok Mushaf’tan -Allah Teâla’nın 99 esmasından ilhamla- 99 tanesini seçmiş; bu Mushaflar’ın fotoğraflarına, sanat özellikleri ve hikâyelerine yer vererek eserini tamamlamıştır. Kendisine bahşolunan bu meşgaleden dolayı Cenab-ı Hakk’a: “Secde olsam Sana Ya Rab, yine yetmez şükrüm; Ya Muhammed! Sana mevkûf-ı ezeldir ömrüm…” (Fuat Şemsi İnan) beytiyle şükreden Derman, bu alanda bir kaynak eser oluşturmakla birlikte, vazifesi bildiği Mushaf hizmetinde bulunmanın zevkine varmıştır.

Müellif tarafından seçilen hattatlar, İslam ilim geleneğindeki “icazet” usulü ile birbirlerinden hüsn-i hattı öğrenen zâtlardır.  Eserin sonunda “şecere”leri verilen bu müelliflerden birkaçı aşağıda arz olunacaktır:

Uğur Derman eserine Şeyh Hamdullah (ö. 926/1520) ile başlamıştır. Şeyh’in ilmine sebep olan hikâyesi şöyle anlatılmıştır:

“VIII/XIV. asrın sonlarında Osmanlı idaresine geçen Amasya, bir ili ve san’at merkezi haline geldikten sonra, birçok Buharalı Türk’ün hicret yeri olmuştur. Bunlar arasında “Sühreverdi” tarikatine mensup Buharalı Mustafa Dede isimli bir şeyh de vardı. Bu zat İslam Peygamberi’nin “Evleniniz, çoğalınız.” tavsiyesine, şahsı için uyma zamanının geldiğine herhalde kanaat getirmiş olmalı ki, bir gün Amasya’da gezerken rastladığı keşfi açık bir zat, onun kalbinde geçenleri okuyup: “Ey Dede! Senin evleneceğin, filan mahallede bir fakir kadının kızıdır; ondan başkası değildir. Almakta tereddüt etme!” dedi. Mustafa Dede hemen bu emri yerine getirerek bahsedilen fakir kızını buldu ve evlendi. Sonra o keşfi açık zat ile tekrar görüşerek bu tavsiyesinin sebebini sordu. O mübarek adam, bu defa ellerini kaldırdı ve: “Madem ki, sen o fakîrenin kızını aldın. Allah sana ondan öyle bir çocuk versin ki, kemâlâtı, irfânı ve güzelliği her yerde bilinip söylensin. Nâmı, kıyamete dek kalsın, ismi de Hamdullah olsun.” diye dua etti. İşte, Hamdullah ismini verdikleri istikbalin bu hat dehası 833/1429 senesinde Amasya’da doğdu…”

Şeyh Hamdullah’ın hikâyesine devam eden Derman, Şehzade Bayezid’e yazı dersleri verdiğine değinmektedir. “Fatih’in vefatı üzerine tahta çıkan Bayezid, hocasını saray kâtibi ve yazı muallimi olarak İstanbul’a getirtir. Bir sohbet esnasında padişah, saray hazinesinden hat sanatının büyük üstadı Yakût el-Mustâsımî’nin Mushafları’nı getirtip hocasını yeni bir tarza teşvik etmesi üzerine Şeyh Hamdullah, inzivâya çekilir, Hızır Aleyhisselâm’ın da yardımıyla güzel yazıda kendisine has bir yazı üslubu geliştirir. O günden sonra hat sanatında “Şeyh vâdisi” hâkim olur.”

Derman’ın eserinde yer verdiği bir diğer hattat Fazlullah Tokadi’dir (ö. 1127/1715’ten sonra). Üstad’a, Sultanahmed Camii hatipliğinin yanı sıra Eminönü’nde inşası 1663’te tamamlanan Yeni Valide Camii’nin ilk imameti kendisine tevdi edilmiştir.

Eserde tanıtılan hattatlar içerisinde kulağımıza en aşina gelebileceklerden birisi Hafız Osman’dır (ö. 1110/1698). Kendisi hakkında verilen uzunca malumattan birisi şöyledir:

“Sultan II. Mustafa’ya hüsn-i hat muallimi tayin olunup padişah huzurunda meşkini talim eden Hafız Osman, şehzadeliği esnasında Sultan III. Ahmed’e de muallim olmuştur. Sultan II. Mustafa yazmak istediğini önce Hafız Osman’a yazdırtır, sonra buna bakarak benzetmeye çalışırdı. Hocası kendisine meşk hazırlarken yanına oturup mürekkep hokkasını elinde tutmakla “hünkari tazim”de bulurdu. Ancak gördüğü bu iltifatlar Hafız Osman’ı şımartmamış, derviş yaratılışıyla mütevazı meşrebinden ayrılmadan yaşamasını bilmiştir. Yine böyle bir meşk gününde hocasının hattı elinden çıkarışındaki mükemmeliyet karşısında “Artık bir Hafız Osman yetişmez!” diyerek hayranlığını belirten Sultan’a karşı cevabı: “Efendimiz gibi hocasına hokka tutan padişahlar geldikçe, daha çok Hafız Osman’lar yetişir, Hünkarım.” olmuştur…”

Nesih[4] hattıyla yazdığı Mushafları ile son bir asırda öne çıkan isimlerden biri de Hasan Rıza Efendi’dir (ö. 1338/1920). Uğur Derman, Sultan Reşad’ın arzusuyla yazdığı 8 ciltlik Sahih-i Buhari’si ile unutulmayacak eserlerin sahibi olan bu hattatla kitabını nihayete erdirmiştir.

“Pazar günleri yoksul, Çarşamba günleri de varlıklı aile çocuklarına -âdet üzere maddi karşılığı olmaksızın- evinde hüsn-i hat öğreten Hâfız Osman’ın bu husustaki dakikliği de kaynaklara geçmiştir: Dersi bittikten sonra, binek hayvanıyla giderken, karşılaştığı bir talebesi gecikmedeki özrünü kendisine anlatınca, onu da mahrum etmemek için hayvanından iner, yol kenarında oturarak hat taliminde bulunur…”

Prof. Dr. Uğur Derman’ın  hazırladığı bu eser, İslam dininin temel kaynağı Kur’an-ı Kerim’in Allah Teala’dan vahyolunduğu biçimde korunması uğruna dökülen göz nurunun örneklerini İstanbul özelinde sunmuştur.  Kendisinin de ifade ettiği gibi İstanbul dışındaki şehirlerde mevcut Mushaf örnekleri vardır. Dolayısıyla ilgili alanlarda bu hususta yapılacak araştırmalar, nice Mushaf ve kadim eserin literatüre kazandırılmasını sağlayacaktır. Yapılan çalışma, Osmanlı’da Mushaf özelinde kitaba verilen değeri fark ettirir. Zira yüzyıllara meydan okuyan malzeme ve süsleme ile ulaşan kitaplar, İslam tarihi ve Osmanlı devletindeki sanatsal faaliyetlerin seyrini takip etmeyi sağladığı gibi, siyasetin sanat üzerindeki tesirlerini de açığa çıkarmaktadır. Örneğin Osmanlı Devleti’nde Avrupa etkisinde kalınan dönemdeki Mushaflar’ın kitabet ve tezyinat biçimindeki farklılıklar, taklit döneminin İslam sanatlarına olan olumsuz etkileri olarak değerlendirilebilir.

Uğur Derman’ın çalışması Türkiye’de Osmanlı yazma ve nadir eserleri konusunda yapılan ilk ve örnek çalışmalardan biridir. Bugünün gençleri olarak bizleri yazma ve nadir eserleri tanıma, araştırma ve sahip çıkma konusunda teşvik eden bu eser; aynı zamanda kültürümüzde var olan ilmi, fikri ve sanatsal değerleri fark etme ve ilmi yönden ortaya koyma sorumluluğunu da hatırlatmaktadır.

Bu eserin, ecdadın Kur’an’a olan tüm hizmetlerini gereğince takdir etmek ve onların her açıdan ulaştığı seviyeyi aşmaya niyet etmek için bir vesile olması niyazıyla…

[1] Hazırlanan bu çalışmaya katkılarından dolayı Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı personeline teşekkürü bir borç biliriz.

[2] Balıkesir Bandırma’da doğdu (1935). Haydarpaşa Lisesi’nden (1953) ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Eczacılık Okulu’ndan (1960) mezun oldu. Bir süre İstanbul’da serbest eczacılık yaptı (1963-1978). Türk Petrol Vakfı’nın yönetimini üstlendi (1977). 1955’ten itibaren Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin emekli hocalarından Hezarfen Hattat Necmeddin Okyay’ın (1883-1976) hat ve diğer kitap sanatları alanlarında öğrencisi oldu ve 1960 yılında tâlik hattından icâzet aldı. Ayrıca Macit Ayral (1891-1961), Halim Özyazıcı (1898-1964) ve Prof. Dr. Süheyl Ünver (1898-1986) gibi alanın önde gelen üstatlarından da çok istifade etti. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde (1985-2006) ve Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde (1985-2006) öğretim görevlisi statüsünde dersler verdi. 1997’de Mimar Sinan Üniversitesi tarafından öğretim üyeliğine kabul edilerek kendisine fahrî profesör (Prof. h.c.) unvanı verildi. Türk hat sanatının tanıtımı için T.C. Kültür Bakanlığı tarafından Kahire (1976), Cidde (1980) ve Chicago’ya (1987), yine aynı amaçla İslam Konferansı Teşkilatı İslâm Tarih, Sanat ve Kültür Merkezi (IRCICA) tarafından Bağdat (1988), Kuveyt (1992), İslâmâbâd (1994), Kahire (1997) ve Tunus’a (1997) gönderildi. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı tarafından “Geleneksel Sanatlar” alanında Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne (2009) ve UNESCO Yaşayan Kültür Hazinesi Ödülü’ne (2010) lâyık görüldü. Medeniyet Aleminde Yazı ve İslâm Medeniyetinde Kalem Güzeli (Ankara 1974, 1989), Türk Sanatında Ebru (İstanbul 1977), Türk Hat Sanatının Şaheserleri (İstanbul 1982), İslam Kültür Mirasında Hat Sanatı (İstanbul 1992), Letters in Gold (New York 1998); Edebi ve Hattı ile Ali Alparslan (İstanbul 2010), Doksandokuz İstanbul Mushafı (İstanbul 2010) ve Medresetü’l-Hattâtîn Yüz Yaşında (İstanbul 2015) başlıca eserleridir. (https://islamansiklopedisi.org.tr/muellif/m-ugur-derman)

[3] 422 sayfadan oluşan eser, İstanbul’da Mass Matbaacılık tarafından basılmış, Ömer Faruk Şerifoğlu-M. Selim Derman editörlüğünde, Mehmed Özçay-Mustafa Yılmaz-Mehmed İbrahimoğlu’nun fotoğrafları ve Erkal Yavi’nin tasarımıyla yayımlanmıştır.

[4] İslâm’ın doğuşunda Hicaz bölgesinde geometrik, dik ve yatay çizgilerin hâkim olduğu yazı ile günlük işlerde, mektup ve ticarî yazışmalarda tercih edilen yuvarlak karakterli iki değişik yazı kullanılmaktaydı. Yuvarlak yazı Emevî ve Abbâsîler döneminde kullanım alanı daha da genişleyerek işlendi; önce “mevzun”, sonra da “mensûb” vasıflarını kazandı. Yazıldığı kamış kalemin ağız genişliği 1 mm. civarında olan bu yazı, verrakların mesleklerinden kinaye olarak “verrâkī” adıyla anıldığı gibi istinsah vasıtası oluşundan dolayı “neshî” ismiyle de tanındı. Irak’ta doğduğu için “ırakī”, ayrıca bünyesindeki düzlüklerden dolayı “muhakkak” da denilen bu yazı aklâm-ı sittenin kısmen kaynağı olmuştur. Batılı araştırmacılar, o devirde İslâm âleminde kûfî dışında kullanılan küçük ve büyük ebattaki her yazıya neshî veya nesih adını vermişlerdir. Kısa zaman içinde neshî yazıdaki düz karakterler reyhânînin, yuvarlak karakterler ise nesih hattının doğmasına zemin hazırlamıştır. M. Uğur Derman, “Nesih”, TDVİA, XXXIII, 1-3.

İlginizi Çekebilir

İlginizi Çekebilir