Çarşamba, Şubat 4, 2026

Bir Kahvedeki Kırk Yıl Hatır

Esra Ok
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi-İslâmi İlimler

Paylaş

Kültürümüzün en önemli unsurlarından biri olan kahvenin niçin vefayı hatırlatan bir deyimle kullanıldığını hiç düşündünüz mü? Gelin, bu kahvenin hatırı nereden geliyor hikâyesine beraber bakalım.

Rivayet odur ki İstanbul’un Yemiş İskelesi’nde kahve yapan ve satan Üsküdarlı bilge bir zat varmış. Her türden insan kahvecinin sohbetini din­lemeye, güzel nasihatini alma­ya, derdini paylaşmaya gelirmiş. Günlerden bir gün bu kahvehane­ye bir yeniçeri gelmiş. Kahveciye herkese kendinden kahve ikram etmesini fakat içeride yalnız ba­şına oturan Rum gemi kaptanına vermemesini söylemiş. Kahveci de herkese yeniçerinin kahvesi­ni ikram ettikten sonra iki kahve yapıp Rum kaptanın yanına otur­muş. Yeniçeri öfkeyle “Ona ver­meyeceksin demedim mi?” demiş. Kahveci de “Bu senin değil, benim ikramım.” diyerek cevap vermiş. Rum kaptana dönen kahveci, kap­tanla hem sohbet etmiş hem de kahve içmiş.

Aradan 40 yıl kadar geçmiş. Sisam Adası’nda büyükçe bir is­yan çıkmış. Rumlar isyan etmiş. Üsküdarlı bilge kahvehaneci de bir şekilde Rumların eline geç­miş. O zamanlarda Rumlar eline geçirdikleri esirleri pazarda satı­yorlarmış. Kahveciyi de yaşlı bir adam satın almış ve ıssız bir yere götürmüş. Adamın kendini öldü­receğini sanan kahveci korkuyla yaşlı adama bakarken adam ona kendisine 40 yıl önce bir kahve ik­ram ettiğini ve o kahvenin hatırını unutmadığını söyleyerek kahveci­yi serbest bırakmış.

İşte bu hikâye bize küçücük bir kahvenin nasıl bir insanın hayatı­nı kurtarmasına vesile olduğunu yani insanı insan yapan, sevginin temeli olan o yüce duyguyu, vefayı hatırlatıyor. Peki, nedir bu vefa? İstanbul’da bir semtin adı mıdır? İslâm’a göre nasıl olmalıdır? En güzel örnek Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ha­yatındaki örnekleri nelerdir?

Vefa kişinin vaadine, ahdine ve yeminine sadık kalması, dost­larını unutmaması, onların dost­luklarına ve iyiliklerine daha gü­zeliyle karşılık vermesidir. Böyle insanlara da vefakâr denir. Sevgi­nin temeli, âdeta hayatın kaynağı olan vefa duygusunu İbn Hazm “insanın aslının temiz, soyunun iyi olduğunu gösteren en açık delillerden, en güçlü kanıtlardan biri” olarak tanımlar.

Vefa aynı zamanda aşkta, sev­gide, dostlukta ve bağlılıkta de­vamlı olmak demektir. Vefa, tam ve kâmil bir imanın ve Allah’a teslimiyetin nişanesidir. İnsan için en büyük vefa onu yoktan var eden, nimetler ile kuşatan, kâinatı önüne seren yüce Rabbini tanıyıp O’na hakkıyla kulluk edebilmektir. Âdemoğlu elest bezminde Rabbi­ne O’nu tanıyacağına, O’na ibadet ederek kulluk edeceğine, nimetle­rine nankör olmayıp şükredece­ğine dair söz vermiştir. Nitekim âlemlerin Rabbi Araf Suresi’nin 172. Ayetinde, “Bir de Rabbin, Âdemoğullarından bellerin­deki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak (ruhlara) ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ dedi­ği vakit, ‘Evet, Rabbimizsin, şahidiz.’ dediler. (Bunu) kı­yamet günü ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ demeye­siniz diye (yapmıştık).” bu­yurmaktadır. İşte Âdemoğlunun en büyük vefası verdiği bu sözü, yılmadan bıkmadan ölüm gelip kapıyı çalana dek tutmasıdır. Çün­kü Yüce Rabbimiz yine başka bir Ayet-i Kerimede, Enam Suresi’nin 152. ayetinde Allah’a verdi­ğiniz ahdi tutun.” buyurmak­tadır. İman etmiş salih kimsele­rin en güzel erdemlerinden birisi hem Rablerine verdikleri söze vefa göstermeleri hem de diğer kullara karşı vefa göstermeleridir.

Her güzel hasleti olduğu gibi vefakârlığı da en güzel, en güzide örneğimiz sevgili Peygamberimiz Resul-i Zişan Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hayatında yakından müşahede et­mek gayet mümkündür. O; sözüne, şehadetine, ahdine, kefaletine ve sadakatine son derece vefalı idi. (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Allah Resulü birine söz verdi­ğinde şartlar ne olursa olsun mut­laka onu yerine getirirdi. Abdullah b. Ebi’l-Hamsa (Radiyallahu Anh) şöyle anlatıyor: Henüz peygam­berlik verilmeden önce Muham­med (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile bir yerde buluşmaya karar verdik fakat ben verdiğim sözü unuttum. Aradan üç gün geçtikten sonra hatırladım ve buluşacağımız yere gittim ki Mu­hammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hâlâ orada bekli­yor. Yanına yaklaştığımda bana şöyle dedi: “Abdullah nerede kaldın, bak Bana eziyet ettin; üç gündür seni burada bekli­yorum.”1 Peygamberimiz üç gün boyun­ca her gün söz verdiği saatte gelip o kişiyi beklemiştir. Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) peygamberlik makamı veril­meden önce bile vefasıyla bizlere örnek olmuştur. O’nun vefası sa­dece bu kadarıyla da kalmamış, ümmeti için sayılıp hayran olu­nacak daha nice güzel örneklikleri hayatında barındırmıştır. İlk ve en kıymetli refikası Hatice annemize olan vefası bunlardan yalnızca bi­ridir:

Bir gün yaşlı bir kadın Resu­lullah’ı (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ziyarete geldi. Re­sulullah, bu yaşlı kadını ayakta karşıladı ve sırtından cübbesini çı­karıp yere sererek buyur etti. Bir­likte oturup bir süre sohbet ettik­ten sonra yaşlı kadın kalkıp gitti. Meçhul kadına karşı Peygambe­rimizin bu hürmetini gören Aişe (Radiyallahu Anha) sordu: “Ya Resulallah! Kim­dir bu kadın ki o gelince ayağa kalktın, sırtındaki ridanı çıkarıp altına serdin?” Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle cevap verdi: “Bu kadın, Hatice hayatta iken yanına gelir, ona dostluk eder, yar­dımda bulunurdu!” Bu sözleri Hatice’ye (Radiyallahu Anha) biraz daha fazla değer verme şeklinde anlayan Aişe validemiz şöyle karşılık vermek­ten kendini alamadı: “Ya Resulal­lah! Allah Sana, o yaşlı hanımdan daha hayırlısını vermedi mi?” Bu söz üzerine Peygamber Efendi­miz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: “Hayır, ya Aişe! Rabbime yemin ederim ki bana ondan daha hayırlısı­nı vermedi.”

Efendimiz bu iyiliğin sebeple­rini, “İnsanlar inkâr ederken o Bana inandı, herkes Beni yalanlarken o ‘Sen doğru­sun çekinme devam et!’ dedi. Herkes Beni yalnızlığa terk ederken o Bana sadece imanı ve sevgisiyle değil malıyla da destek oldu. Bu uğurda mad­dî varlığını feda etmekten geri durmadı. Bana her şart­ta sahip çıktı. Üstelik Benim bütün çocuklarım da ondan oldu.” diyerek açıkladı.”2

İşte bu olay bize vefanın kar­şılığının daha güzel bir vefa oldu­ğunu gösteriyor. Başka bir olayla bu durumu pekiştirecek olursak Mekke’nin fethinden sonra ger­çekleşen şu olayı zikretmek yerin­de olacaktır:

“Peygamberimiz Mekke’nin fethinden sonra doğduğu ve bü­yüdüğü şehir olan Mekke’ye yer­leşmeyip Medine’ye dönmüştür. Mekke fethedilince onun burada kalıp Medine’ye geri gelmeyece­ğini düşünen bir kısım Ensar en­dişelerini kendisine ilettiklerinde “Öyle bir düşünceden Allah’a sığınırım. Benim hayatım si­zin hayatınızdır, Benim ölü­müm sizin ölümünüzdür.” sözleriyle Medine’ye geri dönece­ğini açıklamıştır.”3

O’nun bu nezaketi ve vefası, güzide ashabını hayran bırakıp İslâm’a nefer kılmıştı. O, Ensar’ın zamanında gösterdiği iyilik ve ahde vefasından dolayı şehirlerin annesini, Mekke’sini feda etmişti.

İşte O nadide insan biricik Peygamberimiz Resul-ü Ekrem Efendimizin bizlere miras bıraktı­ğı vefa dediğimiz bu güzel haslet, gelin bir semtin adıyla kalmasın… Vesselam…

1 Ebu Davud, es-Sünen, “Kitabu’l Edeb”, 90

2 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 117, 118

3 Buharî, “Meğâzî”, 52

İlginizi Çekebilir

İlginizi Çekebilir