Her kültürün, her milletin birlik ve beraberlik içinde kutladığı, toplum ve aidiyet bilincini geliştiren özel günleri vardır. Bu günlerden olan Ramazan Bayramı hilal ile başlayan maceranın hilal ile ulaşılan neşe durağıdır. Bu yolculukta eksiği kalanların fıtır sadakasını bayramda vermelerinden dolayı “İyd-i Fıtr” olarak da anılır. Ramazan’ın bize veda hediyesi olan bu bayramda tatlı, şekerli yiyecekler yenmesi sünnet kabul edildiği için Asr-ı Saadet’ten günümüze şekerle gelmiş ve Şeker Bayramı adını almıştır.
BAYRAMLIK MUSALLA
Bayramlar toplumumuzu birbirine bağlamanın yanı sıra her ibadeti ve yüzlerdeki her tebessümle günümüzü Asr-ı Saadet’ e bağlar. Enes (Radıyallahu Anh)’dan öğreniyoruz ki: “Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Ramazan Bayramı’nda, sayıca tek olan birkaç hurma yemedikçe namaza gitmezdi.” Ramazan Bayramı’nın şekerle özdeşleşmesindeki hikmeti de bu sünnetten gelmektedir. Tarihimiz boyunca şerbetlerle, Osmanlı’da lohuk denilen macunlarla devam ettirilen bu tatlı sünnet, günümüzün rengârenk paketli şekerleri ile yaşamaktadır.
Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) izinde Ramazan Bayramı’na başlayalım. Oruç ile gıdanın azına tamah etmeyi öğrenen vücut birkaç hurma ile şehrin biraz dışındaki namazgâh alanına gidecek kuvveti edinir. Hava şartları müsaade ettiği müddetçe bayram namazlarının musalla olarak da anılan, şehir dışındaki namazgâhlarda kılır. Bu açık hava ibadethanesi ilk bakışta ashabın tümünü bir araya getirmek için pratik bir çözüm olarak karşımıza çıkar. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kadınların da bu cemiyete katılmasını teşvik etmiştir. Hayız halindeki kadınların camilere girmesi uygun olmazken namazgâha gelmeleri, zikirle bu bayram ibadetine iştirak etmeleri bizzat Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından teşvik edilmiştir. Bayram, ümmetin erkek, kadın, çocuk ayırt etmeksizin bir araya gelmesi gereken bir hal olarak karşımıza çıkmaktadır.
Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) adımlarını izlemeye devam edersek namaz dönüşü karşılaştığı tüm Müslüman kardeşleriyle bayramlaşan bir devlet lideri görürüz. Çocukların neşesinin, yetişkinlerin eğlencelerinin teşvik edildiği; kardeşliğe, Mü’minlerin birbirlerine duydukları güvene zarar verecek en ufak hareketten bile kaçınılan bir şehir görürüz. Durup Asr-ı Saadet’i izlediğimiz noktadan birkaç adım geri atarsak usul değişse de özün değişmediğini görürüz.
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın Aişe (Radıyallahu Anha) ile izlediği bayram eğlencesi kılıç-kalkan oyununa nispet Anadolu’da Hacivat-Karagöz ve orta oyunlarını görürüz. Şarkılarının ve tekerlemelerinin sözleri değişse de bin yıl önceki çocuğun önceki neşesi ile günümüz miniklerinin neşesi birdir. Adem (Aleyhisselam) peygamberden beri var olan tek hak din İslâm iken İslâm Alemi’nin asırlardır aynı Ramazan Bayramı ruhunu korumasına şaşırmamak gerektir.
BİREY Mİ TOPLUM MU?
İslâm’ı nasıl yaşamamız gerektiğini bize hayatıyla uygulamalı öğreten Resulullah’tan (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bayram hususunda alacağımız dersler neyin yasak neyin mübah olduğundan ibaret değildir. Sair zamanda tartışma konusu edilen kadınların camiye gitmesi, şarkı dinlenmesi, çeşitli sahne gösterilerinin yapılması ve izlenmesi gibi konuların hepsinin bayramlarda olumlu karşılandığını görüyoruz. Ancak almamız gereken ders bundan ibaret değildir. Teknolojik aletlerin, siyah ekranın ve yapay zekanın etrafımızı kuşattığı bu çağda da kabul etmek istemesek de bin yıl önceki ademoğluyla aynı insan olduğumuzu fark etmemiz gerekiyor. Ne vücudumuzun işleyişi değişmiştir ne de ruhumuzun matematiği. Acı yine acıdır, kayıp yine kayıptır.
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 624 senesinin Ramazan Ayı’nın son günlerinde bir yandan Bedir Zaferi’ne kavuşmuş öte yandan kızı Rukiye (Radıyallahu Anhaa)’yı kaybetmiş, Bayram Arifesi’nde bir babanın yaşayabileceği en ağır acılardan biri olan evlat acısıyla baş başa kalmıştır. Yalnız Rukiye (Radıyallahu Anha)’nın vefatı değil, savaş kazanılmış olsa da şehit verilen Müslümanların hüznü de Medine’nin üzerindeyken bayram olur mu?
Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bayramın ne şartta olursa olsun toplum bilinciyle, birlik ve kardeşlik havasının korunarak kutlanmasını gerektiğini 624 senesinin Ramazan Bayramı’nı usulünce idrak ederek bizlere göstermiştir. Neticede günlük kargaşamıza, zihnimizi dolduran sosyal medya tantanalarına rağmen, bayram sevincini yaşamak ve paylaşmak da asırlardan kalan borcumuzdur.
GEÇMİŞTEN BİR GÜN
Asırların ve milyonlarca insanın üzerinden teğet geçtiği mekânlara biraz uzaktan bakalım. Elektriğin sokaklara inmediği, kandillerin geceleri ve mahyaları aydınlattığı zamanlarda Eyüp Sultan Meydanı’na gidersek bayram harçlıklarıyla etrafta koşturan çocukları görebiliriz. Bayramdan birkaç gün evvel alınıp hazırlanan mendiller uçlarında çeşitli paralarla çocukların elinde gezmektedir. Arife Günü bir heyecanla bayramlıklarını deneyen Arife Çiçekleri, sabredip bayramı bekleyen arkadaşlarına katılmış hep birlikte yeni kıyafetlerini oyun peşinde eskitmekle meşgullerdir.
Minareler dahi bayramlıklarını giymiş, kandilden kaftanlarını kuşanmış ışıl ışıl parlamaktadır. Bir köşede hanımlar Hacivat-Karagöz gösterisini izlerken, kısa yelekli macuncunun önünde küçük bir kuyruk oluşmaktadır. Ha bin yıl geriye gidip macunu hurma ile değiştirelim ha birkaç yüz sene ilerleyip pamuk şekerleri ekleyelim, birliğin, huzurun doldurduğu havayı soluyalım ve adeta çocukların neşesiyle hayat bulan o bayram gecesini yaşayalım.
Değişen çehrelerdir, eskiyen yalnızca taşlardır. İnsan aynı insan, mekân maneviyatında aynı mekân… Buhranlarımıza çekilip tek dert sahibini kendimiz zannedince bayram ruhunu kaçırmamız işten bile değil. Tek başımıza, dört duvar arasında bayrama girecek olsak da kapımızı çalan küçük çocuğa bir tebessüm bile bu huzur atmosferine katılmamızı sağlayacaktır. Birkaç günlüğüne “ben” değil “biz” olabilmek, belki yıllar sonra bir çocuğun anılarında bahsedilen iyi kalpli bir yabancı olabilmek önemli olan. Bu sayede özlenen o eski Ramazan Bayramı’nda bir gün bizim de yerimiz olacaktır. Eskimesi ve hayırla anılması duasıyla Ramazan Bayramı’mız mübarek olsun.
