Taşın dili vardır; insanın belleğinden daha kalıcı, zamanın törpüsünden daha dirençli bir dil. Bir yapı yükseldiğinde, sadece göğe uzanmaz; onu inşa eden toplumların hayallerine, korkularına ve inançlarına da köprü olur. Kültürel uyumla örülen duvarlar, farklı ellerin aynı harcı karıştırdığı, farklı duaların aynı kubbede yankılandığı mekânlara dönüşür. Bu yüzden bazı yapılar yalnızca mimarlık eseri değil, insanlığın ortak vicdanına kazınmış metinlerdir.
DİNLER ARASI UYUM
İslam ve Hristiyan dünyasının kesişim noktalarından biri, 8. yüzyılda inşa edilen Kurtuba Camii’dir. Önce bir Vizigot bazilikası üzerine inşa edilen bu cami, Endülüs Emevileri’nin incelikli sanat anlayışını yansıtır. Kırmızı-beyaz kemerleri, çok sütunlu salonu ve mihrap bezemeleriyle İslam estetiğinin zirvelerindendir. Ancak 13. yüzyılda Hristiyan Reconquista hareketiyle şehir ele geçirilince caminin ortasına görkemli bir katedral inşa edilmiştir. Bugün Kurtuba Katedrali, aynı yapının içinde hem İslam’ın hem Hristiyanlığın izlerini taşır. Bu katmanlı miras, farklı dönemlerin kavgasını değil, taşın belleğinde saklanan sürekliliği gösterir.
Benzer birçok katmanlı kimlik İstanbul’un Galata semtinde yükselen Arap Camii’nde karşımıza çıkar. 14. yüzyılda Dominiken rahipleri tarafından San Paolo Kilisesi olarak inşa edilen yapı, Gotik üslubun sivri kemerleri ve tuğla işçiliğini yansıtır. 1453’te İstanbul’un fethinden kısa süre sonra Osmanlı topraklarına katılan bu kilise, 1475’te camiye dönüştürülmüş ve minare eklenmiştir. Bugün hâlâ Gotik pencereler ile Osmanlı cami mimarisinin unsurları yan yanadır. Arap Camii, hem Latin etkisinin hem Osmanlı kimliğinin aynı taşlarda buluştuğu bir tanıktır. Bu bağlamda dünyada en çok dikkat çeken ve belki de en önemli yapılardan biri olarak Ayasofya da benzersizdir. 537 yılında Bizans İmparatoru Justinianus tarafından yaptırılan bu devasa bazilika, Hristiyan dünyasının en büyük mabedi olarak yüzyıllarca imparatorluk ihtişamını yansıttı. 1453’te İstanbul’un fethiyle camiye dönüştürüldü; minareler eklendi, mihrap ve minber yapıldı. Mozaikler ile hat yazıları yan yana var oldu. Günümüzde yeniden cami olarak kullanılması, Ayasofya’yı yaşayan bir hafıza mekânına dönüştürmüştür. Onun taşlarında, imparatorların ve sultanların duaları aynı kubbenin altında yankılanır.
KÜLTÜREL UYUM
Bu tür yapılar yalnızca dinler arası geçişleri değil, aynı inancın farklı coğrafyalarda aldığı biçimleri de gösterir. Selçuklu medreseleri ile Mağrib camileri, aynı kıbleye yönelse de farklı kültürlerin ruhunu taşır. Anadolu’da kullanılan kesme taş işçiliği, İran’da çini süslemelerle bütünleşir; Orta Asya’nın kubbeleri, Akdeniz ikliminin avlulu camilerine dönüşür. Her coğrafya, kendi malzemesini ve estetiğini yapıya katar.
Kültürel uyumla inşa edilen bu yapılar, yalnızca mimarlık tarihinde değil, toplumların birlikte yaşama iradesinde de derin anlamlar taşır. Bir yapı, iktidarın simgesi olabileceği kadar, farklı toplulukların yan yana var olma isteğinin de sessiz bir anıtıdır. Endülüs Katedrali’nde, Arap Camii’nde ya da Ayasofya’da gördüğümüz şey yalnızca taş işçiliği değil, yüzyıllar boyunca değişen hâkimiyetlerin ardında kalan ortak bir hafızadır. Keza bunun en kadim örneği Kudüs şehri ve Mescid-i Aksa yapı bütünüdür.
Bu çeşitlilik, bir çatışma değil, aksine bütünlüğün kanıtıdır. Çünkü farklı unsurların bir arada bulunduğu mekânlar, tek sesliliğin ötesine geçip bir senfoniye dönüşür. Minarenin göğe ince bir çizgi çekmesi, kubbenin göğü içeri davet etmesi, vitraydan süzülen ışığın çini üzerine düşmesi… Hepsi aynı şarkının farklı notalarıdır. İnsan, orada yalnızca ibadet etmez; tarihin çok sesliliğini de dinler.
Böylece mimari, yalnızca mekânı kurmaz; ruhu da kurar. Birlikte yaşamanın, farklılıkları yan yana taşımanın mümkün olduğunu, uyumluluğun güzelliğini hatırlatır. Katmanlı kültürel miras yapıları işte bu yüzden taş ve harçtan öte; insanlığın ortak duası ve yaşamın doğal bir uyumla ortaya koyduğu ahenktir.
