Burada zamanın ve mekânın farklı bir boyutunda süzülüyor gibi ruhlarımız. Ülkemizin hatta dünyanın tüm şehirlerinden soyutlanmış kendine has bir varoluşun yansıması gibi… Evler hep iki katlı ve renkleri ruhlarımızı okşarcasına yumuşacık tonlarla bezeli. Gün ışığı nazenin tenimizi nazikçe okşuyor. Kulübemize doğru yol alırken kardeşimle aynı şeyleri düşündüğümüzü anlıyorum. Burada olmak tıpkı Truman’ın* kasabasında yaşamak gibi. Yaşam mükemmel akışı içinde akıyor; sabah oluyor, herkes kahvaltısını yapıp işine gidiyor, temizlikler yapılıyor, alışverişe gidiliyor, yemek hazılanıyor… Ancak “atladığımız bir şey var hissi” peşimizi bırakmıyor. Göremediğimiz ama bize çok yakın bir hakikat yankılanıyor sessizce ve derinden; yekpâre bir ânın parçalanmaz akışında tüketiyoruz yaşamı...
Sade ve basit hayatlarımız; tek katlı bir evde yaşamak, zemine, toprağa yakın olmak, soba yakmak, bakkala yürüyerek gidip gelmek, akşam olup karanlık çökünce anneannemle karşılıklı türküler söylemek… Tanıdığım herkesten ve her şeyden uzak bambaşka bir yaşam…
Belki birçokları için alışıldık ama benim için yıllar sonra geçmişi yeniden yazmak gibi. Çocukluğumun kalabalığından ve çocuksu heyecanınından arınmış bu kez yalnızlığıma, içime ve köklerime olan yolculuğumun ağır yükü binmiş gibi omuzlarıma. Ancak yolculuğun ağır yükünü sobanın harlı ateşinde ve anneannemin sıcacık türkülerinde eritebiliyorum. Yolculuğumu kolay kılan ve bambaşka açılardan bana pencereler açan diğer bir yoldaşımda İbrahim Kalın’ın yeni yayınlanan eseri “Heiddegger’in Kulübesine Yolculuk”… Belki de yolculuğumu anlamlı kılan da bu kitap… Zira bu kitabı okumasaydım belki de yolculuğum sadece romantize edilmiş bir büyükanne ziyareti olarak kalacaktı. Ancak bu kitaptan sonra bazı kavramlar farklı anlamlara bürünmeye başladı. Çünkü anlamı, herkes ilim merkezi (!) şehirlerde, üniversitelerde, akademi de ararken Heiddegger varlığın anlamını taşrada, Kara Orman’ın derinliklerinde, birkaç metrekarelik kulübesinde ve ormanın sakinlerinde arıyordu. Köy halkı onun için cehaletin timsali değil aksine varlığın emektar işçileriydi. Köylüler tıpkı bir fikir işçisi gibiydiler. Bir fikir, teori ya buluş nasıl ki akademisyenin zihninde beliriyorsa ardından yazıya dökülüp halka sunuluyorsa köy halkı da aynı titizlikle her gün güneş doğmadan önce uyanıyor, tarlalarına koşuyor tohumları toprakla buluşturuyor; büyüyüp serpilen ekinleri biçiyor; meyveleri topluyor ve nihayet en güzel ve en parlak yemişleri halka sunuyorlardı. Heiddegger için tarlada çalışan ya da hayvancılıkla uğraşan bir rençberin şehirdeki akademisyenden hiçbir eksiği yoktu aksine bu garip* köy halkının şehirde kendi kibrinde ve rekabetinde boğulan o hız çağı insanından fazlası vardı; mütevazi bir yaşam ve mütevazi bir duruş…
Çünkü mütevazilikte “bilmek” vardı. Haddini bilmek, kendini bilmek ve en önemlisi de varlığı bilmek… Varolan her şeye aynı ihtimamı ve saygıyı gösterebilmek; sevmek ve sevilmek vardı bu mütevazilik içinde. Köylüler her sabah güneşten bile önce uyanarak yeni bir güne başlarken zamanın en bereketli olduğu an güne merhaba diyorlardı. Ardından her bir fert kendi vazifesinin başına geçerek işe koyuluyordu. Kimi kahvaltıyı hazırlıyor kimi hayvanları ahırlarından ve kümeslerinden çıkarıp onları yemliyor ve suluyordu. Ardından çoban sığırların başına geçiyor ve otlak zamanı geliyordu. Kahvaltı yapıldıktan sonra ise kalan aile fertleri hep birlikte tarlaya gitmek için yola koyuluyorlardı. Zira toprakta hayat vardı. Bolluk ve bereketin adıydı toprak. Başakların filizleri güneşin altında birer altın gibi ışıl ışıl ışıldıyorlardı. Köylüler büyük bir özenle başakları hasat ediyorlar ardından kabuklar ve buğday taneleri birbirinden ayrılıyordu. Bu esnada modern (!) şehrin insanı ise sözüm ona güya nezaket abidesi, kibar beyefendiler uyandıkları yeni güne, yerine getirilmesi gereken yığınla dosya işiyle yüz yüze gelerek güne başlıyorlardı. Tabi öncesinde işe zamanında yetişme telaşı; henüz hazır olmamış kahvaltı, ütülenmemiş bir gömlek ya da kapıya gelmemiş olan araba… Aksilikler silsilesi ve bir öfke fırtınası… Tüm gün asık kalmaya yemin etmiş bir surat ve şükürsüz ve buz gibi bir kalp…
İşte Heiddegger böyle bir dünyadan kaçıp Almanya’nın Baden-Württemberg eyaletinde, Freiburg şehrine otuz kilometre mesafedeki Todnauberg köyünde bulunan Kara Orman’a sığınıyordu. Bu devasa ormanda altıya yedi metre, yani kırk iki metrekarelik kulübesinde yaşama yeniden başlamaya karar veriyordu.
Bu yeni yaşamı ona eskiden unutturulan bir hakikati hatırlatıyor ve ona şöyle söyletiyordu: “Bizi ancak bir Tanrı kurtarabilir.” Ancak onun tanrısı icat edilemez ya da düşünme eylemiyle meydana gelemezdi. Onun tanrısı için yapabileceği tek şey “O’nu beklemeye yönelik bir hazırlığı” kendi içinde uyandırmaktı. O böyle bir eylemi; beklemeyi hayatı boyunca kendi içinde uyandırmaya çabalamıştı. İbrahim Kalın Beyefendi de, Heiddeger’in kulübesine uzanan bu yolculuğuna bizleri de eşlik ederek Heiddegger’in mücadelesine bizleri de tanık etmekte. Bu yolculuk Heiddegger’in dünyasını, varlık arayışını ve Tanrı tasavvurunu tarafsız ve objektif bir gözle bize sunmaktadır. Molla Sadra’dan da ilhamla varlık tasavvurumuzu daha da genişleterek kalp ve zihin dünyamızı zengileştirmekte ve dimağımızda ve damağımızda unutulmaz lezzetler bırakmaktadır. Dileğimiz o dur ki aklımız ve kalbimiz kendi köklerimize sımsıkı bağlıyken ruhumuz on sekiz bin âlemi dolaşsın. Zira İbrahim Bey’in de kitabında yazdığı üzere, meleklerin izini takip eden akıl, varlıkların manasını onları vareden ilkede arar. Zira tek yitiğimiz o ilkedir, yegâne buluşumuz da o olacaktır.
*: Truman Show adlı filme atıf yapılmıştır.
*: Bu cümledeki ‘’garip’’ kelimesi sıfat olarak kullanılmış olup Hz. Peygamber’in (s.a.v) ‘’Garipler’’ ile ilgili hadis-i şerifine atıf yapılmıştır. (Et-Tirmizi, İman, 13).
