Çarşamba, Şubat 25, 2026

İlim Geleneğimizin Örnek Şahsiyeti: Mehmet Emin Saraç 8

Ümmü Gülsüm Yeşil
İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi-İslâm Hukuku Anabilim Dalı

Paylaş

Emin Hocaefendi’nin yanında yetiştiği nadide hocalarından bir diğeri de Mustafa Sabri Efendi’dir. Hocaefendi, Mustafa Sabri Efendi’den bazı kitapları okumaktan ziyade belli günlerde meclisine katılarak ondan istifade etmiştir. Sosyal hadiselerin daha iyi anlaşılabilmesi için muhakkak Mustafa Sabri Efendi’nin eserlerinin okunmasını tavsiye etmiş ve layıkıyla bu eserler üzerinde çalışılmamış olmasını esefle karşılamıştır.

“Biz perşembe günleri Hoca­efendi’nin evine gider, bir kenara otururduk. Hocaefendiler ken­di mevzularını konuşurlardı. Bu konuşmalar gâh günün ahvâline gâh derin, bizim aklımızın almadığı dînî meselelere dair olurdu. Tatlı tatlı sohbet edilirdi. Bizim içine düştüğümüz şu karanlığı, vehameti iyi anla­yabilmek için onların eserle­rini okumalısınız. Hususiyle Sabri Efendi içtimaî mesâile çok ehemmiyet atfederdi. Mı­sır’ın harap vaziyetini de güzel tasvir etmiştir. Biz birtakım hakikatleri ondan öğrenip tedbi­rimizi almalıyız. Fakat ne yazık ki ortalıkta şu kadar Profesör var ama birisi çıkıp da onun kitaplarına atf-ı nazar etme­di, etmiyor! Hiç olmazsa Mevkıf’ın birinci ve dördüncü cildini okusalar. Ben bunları iki defa okumuşumdur.”

ŞEYHÜ’L-İSLÂM’IN ÖNÜNDE  İMAMLIK

Emin Hocaefendi’nin Musta­fa Sabri Efendi ile irtibatı Sabri Efendi’nin vefatına dek devam etmiştir. Hocaefendi, Sabri Efen­di’nin meclislerinde bulundukları günlere dair şunları naklediyor: “Perşembe günleri Ali Yakup Efendi (Cenkçiler) ile giderdik. İkindiden sonra çıkardık, akşam namazımızı orada kılardık. Ba­zen beni imamlığa geçirirdi. Ne zor gelirdi Şeyhü’l-İslâm’ın önü­ne geçmek. Hatırlıyorum bir gün Şeyhü’l-İslâm Efendi’nin evine gidiyorduk. Evi bizimkiler kadar tefrişatlı değildi. ‘Şurada iki tane seccade var. Birisi halıdır, diğeri hasır. Hasır olanı öne, halı olanı arkaya ser. Namazı da sen kal­dıracaksın.’ dedi. Ben seccadeleri dik sermiştim. O seccadeleri yan serdi ve ‘Toprak cinsinden bir yere secde etmek evlâdır, değil mi?’ dedi.”

Mustafa Sabri Efendi’nin edebî yönü de mevcut idi. Birçok şiiri hafızasından okurdu. Kur’an okunduğunda ise bambaşka bir hâle bürünür, başkasından din­lemeyi de bilhassa severdi. “Şey­hü’l-İslâm Efendi, konuşurken birçok şiir beyti zikrederdi. Edip ve şair olması hasebiyle böyle bir hususiyeti vardı. Bir defasında bir beyit okumaya başladı ama devamını getiremedi. ‘Aman boş ver. Birçok mahfûzâtım var idi. Mühim değil. Allah’a şükürler olsun her gün sabah namazın­dan sonra bir cüz Kur’an’ımı okuyabiliyorum ya.’ dedi. Bazen bir Ayet-i Kerimeyi okurken sesli titrer, gözleri dolardı. Ayet-i Ke­rimeleri öyle bir aşk ile okuyordu ki bir acayip hâl kaplardı kendi­sini. Başkasına okuttuğunda da ağlardı. Bir defasında Abdur­rahman Efendi (Gürses) geldi. Bir müddet kaldı. Abdurrahman Efendi’yi görünce ‘Ne güzel! Bize Kur’an okuyacaksın.’ dedi. Abdurrahman Efendi o güzel sesiyle en az üç sayfa okurdu. Şeyhü’l-İslâm Efendi de kemal-i  aşk ile dinlerdi.” “Sabri Efendi çok rakîku’l-kalb idi. Ayet-i Ke­rimeleri okurken sanki cereyan verilmiş gibi olur, gözleri yaşa­rırdı.”

EHL-İ SÜNNET ULEMÂSININ  ÖNÜNÜ AÇAN İKİLİ

Emin Hocaefendi’ye göre te’vil hususunda haddi aşmak suretiyle Ehl-i Sünnet çizgisinden uzaklaşan Cemaleddin Afganî, Muhammed Abduh ve Reşit Rıza çizgisini etkisiz hâle getiren ve Ehl-i Sünnet ulemâsının önü­nü açan ikili, Zahid Efendi ile Mustafa Sabri Efendi’dir. “Mus­tafa Sabri Efendi o kimselerden bahsederken dedi ki: ‘Ben Tür­kiye’deyken bunları takdir edi­yordum fakat buraya geldikten sonra Allah bir şerh-i sadr ihsan etti. Bu şerh-i sadır sayesinde çok ince şeylere muttali oldum. Allah’a hamdu senalar olsun.’ Bu konu uzun konuşulacak bir mevzudur. Buna girmek istemi­yorum. Mustafa Sabri Efendi ve Zahid Efendi’nin onlar hakkında yazdıkları başkalarınınkilerden çok daha mühimdir. Bu konuda yazan başkaları da var, İsken­deriye Üniversitesi hocalarından Muhammed Hüseyin başta ol­mak üzere daha birçok kimsenin onlar aleyhinde yazdıkları var ama Mustafa Sabri Efendi ve Zahid Efendi’nin yazdıkları hep­sinin üstündedir. Onlar işi daha ince, daha mühim noktalardan yakalamışlardır.”

“Sabri Efendi Hazretleri’nin vefatına kadar Mısır›da bu­lunduğum müddetçe her Cuma kendilerinin ziyaretine giderdim. Hemşehrisi olmam hasebiyle de Efendi Hazretleri bize çok iltifat ederlerdi. Allah rahmet eylesin. Onlar gerçek Hocaefendilerdi. Ahlâklarıyla, hâlleriyle, ilimle­riyle, tevazularıyla ‘Hocaefendi’ isminin müsemması kimselerdi. Bir defasında Mustafa Sabri Efendi Hazretlerine şöyle sor­muştum: ‘Efendim, siz Muham­med Abduh’dan takdirle bahset­

miyorsunuz fakat eserlerinizde onun için ‘üstaz’, ‘imam’ ifadele­rini kullanıyorsunuz.’ Mustafa Sabri Efendi şöyle cevap verdi: ‘Evet, insanlar ona öyle ünvan vermişler o sebeple ben de öyle diyorum. Fakat onun için hiç ‘rahimehullah’ dediğimi gördün mü?”

“Kendisine rahmet okumama sebebini ise şöyle anlattı: ‘İstan­bul’dan Mısır’a gönderilen Kadı Yahya Efendi isminde fazilet ve istikamet âbidesi meşhur bir âlim vardı. Yahya Efendi, Muhammed Abduh ile sık sık görüşürmüş. Bu mülakatların birinde mevzu Sı­fat-ı Sübhanî meselesine gelmiş. Yahya Efendi Abduh’un fikirleri karşısında şaşırmış. İtikada muhalif kanaatlerini düzeltmeye çalışmış. Fakat o düzelttikçe Ab­duh ısrarcı olmuş. Yahya Efendi de daha üstelemeyip meclisten ayrılmış. O günden sonra Abduh ile görüşmeyi istemediğini, bir araya gelmemeye çalıştığını ifa­de ederdi. Efendi hazretleri bu hadiseyi anlattıktan sonra ‘Ben Yahya Efendi’nin sözü ne ise onu kabul ederim.’ derdi.”

“Mustafa Sabri Efendi’nin yanlış karşısında susmamasının bir misali de Musa Carullah Bigi­yef’e reddiye olarak yazdığı ‘Yeni İslâm Mücahitlerinin Kıymet-i İlmiyyesi’ isimli eseridir. Dikkat­le okunması gereken bir eserdir bu. Bugünkü gençlerimiz böyle eserleri ihmal etmemelidir.”

BU BİR TARİH TABLOSUDUR

Emin Hocaefendi, Sabri Efendi’nin damadı tarafından şahsına ithafen yapılan ancak sonraları çalınan bugün ise Fatih Camisi’nin müezzin mahfilinde muhafaza edilmekte olan tablo­nun hikayesini ise bizlere şöyle aktarmaktadır:

“50’lerden evvel Fatih civar­larında eski, büyük konaklar vardı. İşte bu resmin bulunduğu ev de yani Sabri Efendi’nin evi,

böyle bir ev idi. Yüksek tavanlı, büyük duvarları olan evler… Zaten böyle bir resim de ancak öyle bir evde asılabilir. Sabri Efendi hicret etmek mecburiye­tinde kalınca, tıpkı memleketi terk eden Osmanlı Sultanları’nın hanelerini talan edip içindeki pek çok tarihî ve antik değere hâiz kıymetli eşyaları yağmaladıkları gibi bu konağı da yağmalamış­lar, tarumar etmişlerdir. O yağ­mada bu resmi kapan şahıs da ithaf ibaresini karalayarak sene­ler sonra bunu Malta’da satışa çıkarmış. Resme bir hanımefendi müşteri çıkmış ve o zamanın parası ile tam bir altına satın alıvermiş. O esnada bir beyefen­di hanımın yanına yaklaşmış ve ‘Hanımefendi siz bu resmi aldınız götürüyorsunuz ama bu resim Şeyhü’l-İslâm Mustafa Sabri Efendi’nin evinden çalınmış, ta­lan edilmiş eşyalardandır. Gelin bunu evinize götürmeyin; Fatih Camisi’nin bir köşesine asın da o da sizin hayrınız oluversin.’ de­miş Hanım da insaflı bir kimsey­miş, ‘Ya öyle mi!’ demiş. Hemen bir hamal bulunmuş ve getirilip camiye asılmış. Bu resim o ta­rihten beri Fatih Camisi’ndedir. Caminin boyaları yenilenirken yerinden indirmek icap etmiş. İndirirken de arkasını yırtmış­lardı. Çok canım sıkılmıştı. Hem Mustafa Sabri Efendi’yi tanıyor olmak hem de hemşehrim olması hasebiyle asabiyet hislerim ka­bardı, kızdım. Sağ olsun, Osman Topbaş Bey’den rica ettik, işin ehlini buldu da tamir ettirdi. Bu resim çok manalıdır. Bir tarafta Sultan makamını temsil eden birtakım şeyler var, öbür tarafta Kabe-i Muazzama, Ravza-i Mu­tahhara ve oraya giden tren yolu (Hicaz demiryolu) resmedilmiş. Bu bir tarih tablosudur. Bizim sultanların gözleri, o iki ma­kam-ı âlîye bakar. Oraya gidecek yolları tanzim ederler.”1

1 İlyas Karaduman’ın “İlim Geleneğimizin Örnek Şahsiyeti Mehmet Emin Saraç” kitabından derlenmiştir.

İlginizi Çekebilir

İlginizi Çekebilir