Ali Haydar Efendi, Emin Hocaefendi’yi Arapça eğitimi almak üzere Gümülcineli Mustafa Efendi’ye yönlendirir. Beraberinde de bir mektup gönderir. Mektupta kısaca Mehmet Emin Hocaefendi’nin ecdadını hürmetle yâd eden Ali Haydar Efendi, Gümülcineli Mustafa Efendi’den Emin Hocafendi’nin tedrisî yönünü özel talepte bulunmuştur.
Mustafa Gümülcineli, huzur hocalarından Dersiâm Gümülcineli Ali Efendi’nin yeğenidir. Özellikle Ferâiz ilmi denilen İslâm Miras Hukuku’nda üstün bilgiye sahip, hattat, müzehhip ve ressam bir âlimdi. Eski tıp bilgilerine vukûfiyeti olduğu gibi şifalı bitkilere de âşina idi. Bütün ömrünü okuma, okutma, ibadet ve taatte vakfetmişti. Fevkalâde bilgiye sahip olduğu hâlde çok mütevazı davranır ve şöhretten kaçınırdı. Mümkün mertebe züht ve takva üzere bulunmaya gayret eder, boş zamanlarını ibadet ve taat ile geçirirdi. Her hâlinden kâmil bir mümin olduğu anlaşılırdı.
GÜMÜLCİNELİ MUSTAFA EFENDİ İLE HATIRALARI
Mustafa Efendi’ye referans mektubu ile giden Emin Hocaefendi, kendi deyimi ile ondan özel ilgi görmüştür: “Ali Haydar Efendi hocamızın bizi Mustafa Efendi hocamıza böyle takdim etmiş olması, onun bize hususi bir kıymet vermesine sebep olmuştur.”
Mustafa Efendi evvela Emin Hocaefendi’ye Kur’an-ı Kerim tilavet ettirir. Hocaefendi’nin sesinin güzel olmayışı Mustafa Efendi’yi sevindirir. Güzel sesli talebelerin o günün prestijli mesleği olan mevlithanlığa yönelmesi ekseriyetinin tahsilden feragat etmesi ile sonuçlanıyordu. Böylece Mustafa Efendi, Emin Hocaefendi’ye Arapça okutmaya başlar:
“Fatih Camii’nde Mustafa Efendi’yi ders okuturken görüyordum. Yanına gittim. Mustafa Efendi: ‘Gel bakalım, ne yaptın bu zamana kadar? Kur’an-ı Kerim okudun mu?’ dedi. Bana Kur’an okuttu. Okumayı bitirince, ‘Elhamdülillah, Elhamdülillah’ dedi. Meğer sesim güzel olmadığı için ‘Elhamdülillah’ demiş. Şayet güzel sesli olsaymışım mevlithan olmamdan, o işi meslek hâline getirmemden endişe edecekmiş. ‘Siz beni okutur musunuz?’ dedim. O da ‘Okuturum.’ dedi. Böylece Mustafa Efendi’de okumaya başladım.”
Mustafa Efendi ile devam eden dersler gizlice sürdürebilmiştir. Emin Hocaefendi’nin ifade ettiği üzere “acayip” bir insan olan Mustafa Efendi, haftanın yedi günü ders okutacak derecede ilme tutkundur.
“Kavaid okutmak için Gümülcineli Mustafa Efendi hocamız ta hünkâr mahfilinin arka tarafına gider, üç kişi teker teker çıkar, orada okur, dersi verirdik. O kitap orada bırakılırdı. Mustafa Efendi’yi anlatmak kolay iş değildir. Acayip bir insandır. Gece gündüz, haftanın yedi günü ders okuturdu.”
Hocaefendi, Mustafa Efendi’den çok sağlam bir Arapça eğitimi alır. Nitekim bir röportajı esnasında Bağdat’a gitmek üzere yola çıktıklarını, yol güzergâhında tarif almak üzere Arapça konuşması gerektiğinde rahatlıkla konuşabilmiş olmasının temelinde Mustafa Efendi’den aldığı kuvvetli Arapça eğitiminin yattığını zikreder.
Mustafa Efendi, on iki bin cilt kitap hacmindeki Fatih Camii Kütüphanesi’ndeki kitapların tümüne hâkimdir. Şairane üslubu, kuvvetli Arapçası ve muntazam imlası ile o, devrin mümtaz ulemâsı arasında yer almıştır.
“Mustafa Efendi hocamızın kendi el yazısı ile yazdığı çok güzel sözleri vardır. Onlar bir acayiptir. Çok şairane bir üslubu vardı. Bana imla ettirdiği mektuplar vardır. Mustafa Efendi hocamız, on iki çeşit yazı bilirdi. Fatih Camii Kütüphanesi’ndeki on iki bin kitabı ilk defa elden geçirmişti. Onun için “ayaklı kütüphane” unvanı almıştı. Hatta Ali Haydar Efendi hocamız gider ve hep yazma kitaplar istermiş. ‘Filan kitabı bana getirir misiniz.’ dermiş. Mustafa Efendi hocamız her kitabın yerini bildiği için hemen alıp getirirmiş.”
Mustafa Efendi maddiyata teveccüh etmeksizin ömür sürmüş, ömrünü ilim uğruna vakfetmiştir. “Son derece zahit bir hayat sürmüştür. Kendisine verilen paraları kitapların arasına koymuş, onları kullanmadan bu dünyadan göçüp gitmiştir. Evi ocağı olmadan, bekâr olarak yaşamıştır. Hatta Üsküdar’ı bile görmeden ahirete gitmiştir.
Vasıtaya binmezdi. Her yere yürüyerek giderdi. Bir defasında bana ‘Bu hafta cuma namazını Piyale Paşa Camii’nde kılacağız.’ dedi. Kalktık ve yürümeye başladık. Yolda hiç boş durmuyoruz. Yollarda bulduğu kâğıtlar üzerine bir şeyler yazıp bana veriyordu. Piyale Paşa’ya varmadan yolda Unkapanı Köprüsü üzerinde bana bazı beyitlerin tahlilini yaptırdı… Yol üzerinde gördüğümüz kitabe yazılarını okutur ve izahını yapmamı isterdi. Böyle otururken kalkarken hep ilimle meşgul ediyordu bizi.”
Camiye ulaştıklarında onun harap ve hazin hâli ile karşılaşırlar. Mustafa Efendi hemen orada bir teesüfname kaleme alır.
“Nihayet Piyale Paşa Camii’ne vardık. Bir de baktık ki cami, camiden çıkmış. Etrafta ev falan da yok. Caminin kapısı kırılmış, içeride keçiler var. Mustafa Efendi hocamız cebinden bir kâğıt çıkardı. O kâğıt hâlâ elimdedir. Kâğıdın üzerine hemen oracıkta bir teessüfname yazdı. Şimdi o beyitleri bizim hattata (Yusuf İzzettin Sav) verdim. Yeniden yazacak. Hocamızın bu son mısradaki duasının müstecâb olduğunu Piyale Paşa Camii’nin bugün imar edilmiş olmasından anlıyoruz.”
Mustafa Efendi ilim uğruna vakfettiği hayatına yine bir ilim meclisinde iken veda etmiştir. Emin Hocaefendi cenazesine tanıklık eden cemaat arasında yer almıştır.
“Mustafa Efendi hocamız böyle bir insan idi. Evi ocağı, çoluk çocuğu yoktu. Bir akşam bir talebesinin evine derse gitti ve o gece orada, tam dersin sonunda vefat etti. Ertesi gün Muzaffer Ozak, vaktiyle kendisinin de talebelik yaptığı Mustafa Efendi hocamızın naaşını aldı, Nureddin Cerrahî Tekkesi’nde kendi elleriyle yıkadı. Ben de oradaydım. Bitirdikten sonra cebinden güzel gül kokusu çıkardı ve onunla hocamızın alnına Kelime-i Tevhidi yazdı.”1
1 İlyas Karaduman’ın “İlim Geleneğimizin Örnek Şahsiyeti Mehmet Emin Saraç” kitabından derlenmiştir.
