Modern çağda yaşayan bireyler olarak, günümüzde üretilen besinlerin çeşitliliği artmış ve bu besinlere erişim her geçen gün daha da kolaylaşmıştır. Bu kazanıma rağmen, besinlerin içerikleri ve üretim kaynakları hakkında yeterli bilgiye sahip olunmaması, maruz kalınabilecek zararların da artmasına neden olabilmektedir. Özenle paketlenmiş bir besin, doyma ihtiyacımızı karşılarken aynı zamanda sağlığımıza zarar verebilecek etkiler de barındırabilmektedir.
Günümüzdeki psikolojik bilgiler, özellikle sosyal medyada üretilenler, tıpkı besinler gibi estetik metinler, etkileyici sesler ve görsellerle adeta ambalajlanmaktadır. Nasıl ki besinlere ulaşımımız kolaylaştıysa, bu içeriklere de internet aracılığıyla hızlı ve zahmetsiz bir biçimde erişebilmekteyiz. Bu durum, kendimizle çağrışım kurabildiğimiz metinleri okuma ya da konuşmaları dinleme oranımızın giderek artmasına neden olmaktadır. Özellikle ilişkilerimize hitap etmesi, ailevi yaşantılarımıza ve çocukluk süreçlerimize dair davranışsal açıdan faydalı bilgiler sunduğu düşüncesiyle psikolojiden yoğun biçimde beslenmekteyiz. Peki, besinlerin üretim süreçlerinde yapay ve sağlıksız müdahaleler bulunabildiği gibi, modern psikolojik “besinlerin” üretim kaynaklarında da benzer şekilde inorganik bir üretim söz konusu olabilir mi?
İNORGANİK DOĞUŞ
Psikolojinin uzun bir geçmişi, ancak kısa bir tarihi vardır. Geçmişinin uzun olmasının nedeni, insanların varoluşu anlama ve anlamlandırma çabasına dayanmasıdır. İmam Gazali, Mevlâna, Platon ve Aristoteles gibi birçok düşünür; ruh, beden, dünya ve ölüm gibi en temel kavramlara yanıt aramıştır. Buna karşılık psikolojinin bir bilim olarak ortaya çıkışı, yani kısa bir tarihe sahip olması, dönemin düşünce kalıplarından zannedildiğinden çok daha fazla etkilenmiştir.
Örneğin 17. yüzyıldan itibaren evren ve insan, bir saat mekanizması gibi algılanmaya başlanmıştır. Saatin parçaları ayrılıp yeniden birleştirilebilir ve neyi göstereceği önceden tahmin edilebilir. Benzer şekilde, insana yönelik algı da onu bir mekanizma gibi ele alan ve kontrol etmeye odaklanan bir anlayış doğrultusunda şekillenmiştir. İnsanların zamanla bilgi birikiminin artması, var olanı tamamen kontrol edebilecekleri yanılgısını doğurmuş; bu durum psikolojinin bilim olma sürecinde daha inorganik bir büyümenin temellerini atmıştır.
Her ne kadar olaylar üzerinde belirli ölçülerde etki sahibi olsak da bu, kontrolün bütünüyle bizim elimizde olduğu anlamına gelmez. Örneğin saat mekanizmasını çözmek zamanda hüküm sahibi olmak anlamına gelmez. Yahut sağlıklı besinler tüketmek bedenimizi olumlu yönde etkiler; ancak bu, ecelimizi geciktirme gibi mutlak bir kontrol gücü kazandırmaz.
GDO’lu Besinler
Bir besinin genetiği üzerinde değişimler yapıldığında vitamin değerinin düşmesi gibi, modern psikolojik tanımlamalarda kullanılan kavramlar ve kontrol algısı da benzer bir “GDO etkisi” oluşturmuştur. İnsanı kalpten beslenen bir varlık olarak ele almak yerine Freud, onu libido (yaşam enerjisi) ve thanatos (ölüm dürtüsü) ile hareket eden bir yapı olarak tanımlamış; hakikati arayışını ise süperego kavramı üzerinden, yani ahlaki üstünlük çerçevesinde açıklamıştır. Watson ve Skinner ise davranışın gözlemlenmesini temel hedef olarak belirlemiş, bu süreçte kalpten beslenen düşünce ve duygu gibi ölçülemeyen kaynakları devre dışı bırakmıştır.
Bu noktada insanın aklına şu soru gelmektedir: Sonuçta benzer açıklamalar sunulmuşsa, bunun ne gibi bir sakıncası olabilir; amaç gerçekleşmiyor mu? Elbette, bir besinin sağladığı fayda gibi bu düşünürlerin de psikoloji alanına önemli katkıları olmuştur. Ancak cevap aslında gözümüzün önündedir: Eğer kaynağı bu kavramlar üzerinden tanımlarsak, sorunların çözümünü de yalnızca bu çerçevede ararız. Oysa çözümün dayandığı kaynak sağlam değilse, nasıl güvenle ilerleyebilir ve ulaşılan sonucun doğru bir amaca hizmet ettiğini kabul edebiliriz?
Bilim, “neden” sorusundan çok “nasıl” sorusuna odaklanır; bu düşünürler de insanı anlamaya çalışırken “nasıl” sorusuna yanıt aramışlardır. Zamanla bu soruya verilen cevaplar öylesine sahiplenilmiştir ki, çözümün yalnızca burada olduğu düşünülmüş ve bunun ötesine geçilmemiştir. Böylece ilaç, yanlış yerde aranmıştır. Bu durum, üçlü bir prize bakıp elektriğin kaynağını yalnızca oradan ibaret sanmak ve onun bağlı olduğu ana kaynağı gözden kaçırmak gibidir. Basit bir benzetme gibi görünse de kendi hayatlarımıza baktığımızda şu soruyla karşılaşırız: Çözümü asıl kaynağında mı aradık, yoksa araçlara mı odaklandık?
ORGANİK BESİN VE ANAHTARI
İmam Gazali, insanı sadece bilişsel ve davranışsal bir mekanizmadan ibaret görmez. Ona göre kalp kavramı tüm bahsedilen durumların kaynağıdır. Kalp sadece duyguların değil, düşüncelerin ve bilgilerin de yansıdığı bir aynadır. Bu sebeple kalbin temizlenmesi için çalışmadığımız sürece hayata tozlu bir aynadan bakmış oluruz. Kalbin ne kadar önemli olduğuna dair insan psikolojisini en iyi bilen Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurmuştur ki: “Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi/düzgün olursa bütün vücut iyi/düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.” 1
Belki de bu yüzden en sık yaptığı ve bize miras olarak bıraktığı dualardan biri şuydu: “Ey kalpleri halden hale çeviren Allah! Benim kalbimi dininden ayırma!”2 Allah kalplerimizi ona yönelmemiz için bizlere hediye etti. Elbette kontrol edebileceğimiz bazı şeyler var ama bunun işleyişini ve ölçüsünü anlamamız gerekiyor. Düşünce, duygu ve davranışlar, tıpkı altın gibi değerli malzemelerdir; yeter ki onlara kalbin süzgeciyle bakalım. Rabbimiz yardımcımız olsun.
(Buhârî, Îmân, 39)
(Tirmizî, Kader 7, Daavât 90, 124.)
