Çarşamba, Şubat 4, 2026

Memleket Hasreti

Tuba Nur Kayapınar
Marmara Üniversitesi-Kelam Anabilim Dalı

Paylaş

Bezm-i elestte, Rabbimiz ruhlarımıza “Elestü bi Rabbikum?” “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye hitapta bulunduğunda O’na “Evet” cevabını verdiğimiz yer bizim ana yurdumuzdu. İşte orada tamdık, orada olmamız gereken yerdeydik, göçebe bir yolcu değildik. Asıl yurdumuzun cennet olduğuna dair hatıralarımız bezm-i elestte ruhlarımıza nakşedildi. Dünyaya gönderildiğimizden beri gözlerimizin görmediği ama ruhlarımızın bildiği aslî vatanımızın hasretiyle çevrelendik.

Birçoğumuz şöyle bir duy­gu durumla karşılaşmı­şızdır: Bir misafirliğe git­tiğimizde orada ne kadar güzel ağırlansak da ne çeşit izzeti ik­ram önümüze sunulsa da bulun­duğumuz ortam türlü güzellik­leri içinde barındırsa da günün sonunda evimize dönmek iste­riz. Ola ki bir de yatıya kaldıy­sak orada yerimizi yadırgarız, kendimizi yabancı hissederiz. Çünkü evimiz bizim güvenli li­manımızdır, hesapsız hareket edebildiğimiz konfor alanımız­dır ve gerçekten ait olduğumuzu bildiğimiz yerdir.

Bu hâlin bir başka versiyo­nunu da yaşadığımız şehirden uzakta olduğumuz zaman ya­şarız. Bir noktada o şehrin bize sunduğu güzellikler artık gözü­müze görünmez olur. Bütün im­kânları, doğal güzellikleri, refa­hı, orada biriktirdiğimiz anılar, tanıdığımız bütün güzel insan­lar bir anda anlamsızlaşır. İnsan kendini anlamlandıramadığı bir hâlet-i ruhiye ve bulunduğu ortama yabancılaşma duygu­su içinde bulur. Bu durum için İngilizce’de kullanılan bir ta­bir vardır. ‘Homesickness’ yani memleket hasreti, eve duyulan özlem…

İşte bu durum büyük ölçek­te baktığımızda dünya hayatın­daki hâlimizin özetidir. Dünya hayatı bize cezbesine kapılaca­ğımız türlü güzellikler sunar. Para, şöhret, evlat, aile, evler, arabalar, konfor; bakmaya do­yamadığımız göller, denizler, çiçekler, heybetli dağlar, özenle yaratılmış sayısız mahlûkat. Her insan, ama az ama çok bu dün­yadaki sayısız nimetlerden fay­dalanmaktadır. Ancak ne kadar olursa olsun bunca nimet insa­noğlunu tatmin etmemektedir. Fani olan insan bu dünyada mi­safir olduğunun bilincindedir. Yaratılmış bütün her şeyin de bir gün bizim gibi yok olacağı­nın farkında olmak insanın bü­tün sevinçlerini buruk kılar.

Bahsedeceğim kıssa birço­ğumuzun malumudur. Adem peygamber ve Havva annemiz yaratıldıktan sonra Allah Teâlâ onlara cennetin bütün nimetle­rini helal kılmış, aklın tahayyül edemeyeceği onca sonsuz güzel­liğin içinden yalnızca bir ağacın meyvesinden uzak durmalarını ve ona el sürmemelerini em­retmiştir. Onlara “Ey Âdem! Eşin (Havva) ile birlikte cennete yerleş; orada çe­kinmeden istediğiniz her yerde cennet nimetlerin­den yiyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın; sonra ikiniz de zalimlerden olursunuz”1 buyurmuştur. Ancak şeytan on­lara sinsice yaklaşarak bu mey­veyi yemelerini ve bu sayede sonsuz bir hayata kavuşacakla­rını fısıldamıştır. Sonuç olarak Allah’ın emrine karşı gelmişler ve cennetteki yaşantıları son bulmuş ve dünyaya indirilmiş­lerdir. Bundan sonra ademo­ğullarının dünyadaki hayatları başlamış ve asıl vatanlarından uzaklaşmışlardır.

İnsanoğlunun bu âleme tam anlamıyla aidiyet sağlayama­masının sebebi de işte budur. Zira onun asıl yurdu dünya de­ğil cennettir. Bu dünyada âdeta vatanından uzaklaşmak zorun­da kalan bir göçebe ve gurbetçi gibidir. Her ne kadar bedenle­rimiz cennette yaşamamış olsa da ruhlarımız, yaratıldıkları ilk anda cennettelerdi. Bezm-i elestte, Rabbimiz ruhlarımı­za “Elestü bi Rabbikum?” “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye hitapta bulun­duğunda O’na “Evet” cevabını verdiğimiz yer bizim ana yurdu­muzdu. İşte orada tamdık, ora­da olmamız gereken yerdeydik, göçebe bir yolcu değildik. Asıl yurdumuzun cennet olduğuna dair hatıralarımız bezm-i elestte ruhlarımıza nakşedildi. Dünya­ya gönderildiğimizden beri göz­lerimizin görmediği ama ruhla­rımızın bildiği aslî vatanımızın hasretiyle çevrelendik. Bundan­dır ki bu dünyada yaşadığımız hiçbir mutluluğun sonsuz olma­dığına dair bir bilinç hâliyle ku­şatılmış bulunmaktayız.

Bu dünyada gölgelerini tat­tığımız nimetlerin asıl membaı­na kavuşma arzumuz, gerçek vatanımıza kavuşma ümidimiz bize yokluktan gelen bir bilgi değildir. Aksine bu bilgi ve his­siyat zaten varlığını ruhumu­zun bildiği ve tanık olduğu bir zamandan bizlere gelmektedir. Çocukluğumuzda yediğimiz, çok sevdiğimiz bir lezzetin yetişkin­lik çağımızda karşımıza çıkması ve onu tekrardan tattığımızda bizi o mutluluğumuza ve yaşı­mıza götürmesi gibi bütün gü­zellikler de bize cenneti hatırla­tır.

Rabbimizin yarattığı akıl almaz güzellikteki mahlûkatı gördüğümüzde “cennet gibi…” tepkisini veririz. Aynı şekil­de huzur dolu bir ortamda bu­lunduğumuzda “Cennette gibi hissediyorum.” deriz. Zira asıl yurdumuzda bu dünyada mü­cadele ettiğimiz kaygı, hüzün, stres, yokluk, yorgunluk gibi zorluklar ve olumsuzluklar yoktur. Orada yalnızca esenlik, mutluluk, huzur; bu dünyada yaptıklarımızın karşılığı olarak sonsuz nimetler vardır. Tıpkı anne evine dönmüş gibi güzel karşılanacağız, tıpkı baba evin­de hissettiğimiz gibi korunmuş ve kaygısız hissedeceğiz.

Geçici yuvamız olan dünya bizi ne kadar güzel ağırlasa da cennetimize duyduğumuz öz­lem duygusu ruhumuzdan hiç silinmeyecektir. Bu sebeple bu âlemin yalnızca bir misafirlik­ten ibaret olduğunu ve bir gün muhakkak Rabbimize döndü­rüleceğimizi her daim zihinle­rimizde canlı tutmamız elzem­dir. Nitekim bu düşünceden her uzaklaştığımızda imtihan içinde olduğumuzu da unutmaktayız. Böylesi bir unutkanlık hâlinin bizleri çeşitli günahlara sürük­leyeceği gerçeği karşımızda dur­maktadır.

Bu dünyanın gelip geçiciliği­ni bilmesi ve insanın aslî yurdu­na kavuşma arzusu hususunda takınması gereken tavır Efen­dimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından çok veciz bir şekilde ifade edilmiştir. İbni Ömer’in (Radiyallahu Anh) anlattığına göre Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gün onun iki omzunu tutmuş ve şöyle bu­yurmuştur: “Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol.”2 Bu oldukça kısa ama son derece etkili emir, dünya haya­tın ne denli kısa ve gelip geçici olduğunu ve varılacak asıl men­zilin burası olmadığını ifade et­mektedir. Bu dünya ahirete uza­nan yolculuğumuzda bir durak olmaktan ve azığımızı almaktan daha fazlası değildir. Bu dünya­ya dair beklentilerimiz ve elde edeceklerimiz ise ancak bir ga­ribin yahut da bir yolcununkiler kadar olmalıdır.

Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu nasihati dünyaya, insanlara ve hırsları­mıza karşı, anne-baba-evlatları­mıza karşı beklentilerimizin ve heveslerimizin sınırlarını biz­lere açıklamaktadır. Bütün bu güzellikleri sevsek de asla Allah ve Resulü’nün (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sevgisinin ve onlara duyduğumuz iştiyakın önüne geçmemelidir.

1 Bakara Suresi, 35

2 Tirmizî, “Zühd”, 25

İlginizi Çekebilir

İlginizi Çekebilir