İnsan kainatın içindeki kainattır. Bu hem fiziksel hem manevi bir gerçektir. Vücudun her hücresi kendi otoyolları ve imalat tesisleri olan küçük bir şehirdir. Maddenin en küçük yapı taşı bildiğimiz atom dahi daha küçük parçacıklarından, birbirleriyle çatıştırıldıklarında atom bombası gibi bir dehşeti meydana getirebilen parçacıklardan oluşur. Bu, atomun vücudumuzun bir zerresi olduğu gerçeğini değiştirmez.
ÖLÇEK
Bediüzzaman aynaların sonsuz yansımasına benzeyen bu hakkati “İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır.” diyerek özetlemiştir. Hayalgücümüz ve fikir dünyamızla samanyolu kadar büyüleci, Akdeniz kadar engin derinliklerimiz var. Aslında her birimizin kendimize yetecek kadar büyük, görkemli bir dünyası var. Bizi biz yapan ise yalnız iç dünyamız değil. Çevremiz, birlikte olmayı seçtiğimiz ve kendimize eşdeğer saydığımız insanlar. İçten içe vaktimize ve nefsimize değer gördüğümüz ve görmediğimiz kişiler var. “Cahilin dostluğundan alimin düşmanlığı yeğdir.” Atasözü bile bizden farklı, zihnen daha aşağı bir cahilin varlığını kabul eder. Bu sözü söyleyebiliyorsak kendimizi cahil saymadığımız içindir. Dokunulmaz, şahsi ayrıcalıklarla döşediğimiz dünyalarımızda keyfimiz yerindedir. Zevkimize tabii sınırların dışındakiler önemli değildir. Trajedilerin hep başkasını bulacağı kabulu iç huzurumuzun temel taşıdır.
Doğrusu herkes kendi hikayesinin baş karakteridir. Zor olan başka bir kişinin hayattında önemsiz bir anekdot, dünyamızın içinde bulunduğu uzayda nokta kadar yer kaplamayan bir varlık olduğumuzu kabul etmektir.
EMPAT
Hayattaki en büyük konfor yaşam şartlarından ve kendinden memnun olmak olsa gerek. Bazen ailenin biricik çocuğu olarak, belki de sınıfın birincisi olarak, ya da arkadaşlarının hayran olduğu bir sırdaş olarak yığınlar içindeki eşsizliğimize tutunuruz. Bu biraz da yaratılırken içimize yerleştirilmiş kainatın, Allah Teâlâ’nın ruhumuza üflediği esmaların tesiridir. Tabiri caizse yücelik kanımızdadır. Hayattaki ve zihnimizdeki ihtimallerin sonzuluğu bile başlı başına büyülecidir. Bu kadar etkileyici bir eseri sergilememek israftır. Harikalarımızı takdir edecek kişiler bulmak, hem tekilliğimizi besler hem de başka bir insana duyduğumuz ihtiyacı giderir.
Kendimize layık gördüğümüz grubumuzla “öteki”den korunup onun kötülüklerinden kendimizi sakınarak bir hayat sürmenin konforuna bu sayede erişiriz. Hem çirkin bulduğumuz karşısında güzelliğimiz daha da parlar. Zıttımızla, ötekiyle varlığımızı kuvvetlendiririz. Konfor alanımızın sınırlarını çizmekte kullandığımız bu algı karmaşası kişiyi üzüntülerden, vicdan azabından koruyan bir reçetedir. Etrafındaki insanlara göre karıncayı dahi incitemeyecek kadar iyi bir insanın realitede işinin bir parçası olarak çocuklara silah doğrultmasını ve gece rahat uyumasını başka bir ilüzyon sağlayamaz. O şahıs günün sonunda katil olmuştur ancak kendi zihninde masumdur. Ona öğretilen, onun bildiği katil olmak için “insan” öldürmesi gerektiğidir. Öldürdüğü çocuğu insan saymazsa katil olmamış olur. Yaratılan bu sayede kendi benliğini yok etmeden yaşayabileceği bir konfor alanı oluşturur.
İnsan denen yaratık kendi sanrılarında rahatça yaşayıp gidecek donanıma sahiptir. Lakin bu onu sınırlı sayıda üyeyi kabul eden bir grubun gözünde insan yapar. Bu seçilmiş gerçeklikte hakim de odur savcı da ancak asla suçlu değildir. Empati karşısındakini anlamak olduğu kadar konfor alanını terk edip başkalarının huzur bulduğu sınırlarda gezinmektir. Empati kurmak, konfor alanını terk edip dünyadaki yedi milyar insan içinden bir insan olduğunu kabul etmenin en basit yoludur.
Benliğimizin tekilliğinin hakikat mi sanrı mı olduğunu ayıran karşımızdaki kişiyi anlama, onun eşsizliğini kabul etme kabiliyetimizdir. Başkasının biricikliğini kabul etmenin bedeli ise hiç kimse olduğunu anlamaktır. Aslında insan olmak varlıkla yokluk arasındaki bu ince ip üzerinde yürümekle mümkün olur. Herkes biri olabilir. Öğretmen, doktor, asker… Öğretmeni değerli kılan öğrencilerinde geleceği görmesidir. Doktor içinse hastasında ders kitabından bir satırı değil de hisseden bir, kırılgan bir kalp görmesi olabilir. Bu iki unsurun kıymeti de para ile ölçülemez. Paranın alabileceği muamele elbette hocanın doktorun da konfor sınrılarındadır. Kendini yıpratmadan yaşamsal fonksiyonlarını yerine getirir, pek güzel de geçinip gider. Bütün parçası olduğunu kabul edip, kendinden fedakarlık yaptığında konfor alanını terk eder. Zira artık karşısında yedi milyarda bir göreceği bir olasılık vardır.
AÇIK DENİZ
Konfor alanını zihni ve fiziki ölçüde terkmek başkalarının ufuklarını seyretme fırsatı açar. Anadolu’da bir bozkır kasabasının güzelliği ve İstanbul Boğaz’ının hırçınlığı başka başka insanların “konfor alanına” tabiidir. Kendi sınrılarını terk etmeyi göze almayan başkaların harikalarından da mahrum kalır. Hastasında kendi sevdiklerini, öğrencisinde geleceği, Filistin’de insanlığı görmeyen dünya geliştikçe geride kalıp kendi konfor sahasında kuruyup gitmeye mahkum olur.
